Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz

NİÇİN TASAVVUF?

Dün ve bugün sürekli gündemdeki yerini koruyan ve belki yarın da korumaya devam edecek olan tasavvufu bu konuma getiren nedir? Bugün çağdaş bir insana bu soruyu sorsak alacağımız cevaplar çok farklıdır. Kimilerine göre tasavvuf münzevî bir hayat yaşayıp tesbih çekmekten, kimine göre sema ve dönmekten, kimine göre de bir şeyhe teslim olup kendi irâdesinden tamamen soyutlanmaktan, kimilerine göre ise vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd gibi düşüncelerle varlığı yorumlamaya çalışmaktan ibârettir. Bazıları tasavvufu tamamen mûsikîden ibâret sanırlar. Oysa tasavvuf tek başına bunların hiç birisi değildir.

Günümüzde tasavvufun önemini artıran şartlar ve özellikler nelerdir? Bu soruların cevaplarını aramaya çalıştığımız bu konuşmaya önce “tasavvufun ne olduğu”ndan başlamalıyız.

Adı, muhtevâsı ve mensûblarının ifâdeleriyle tasavvuf nedir? İslâmî ilimler arasında nereye oturmaktadır? Dînî hayatın hangi noktasındadır? İslâmî düşüncenin neresinde yer almaktadır? Şimdi bu sorulara cevap arayalım:

I- TASAVVUF NEDİR?

İşe tasavvufun adından başlamak ayrı bir önem arz etmektedir. Çünkü tasavvuf karşıtları genellikle onun adının bile İslâmî olmadığını iddiâ ederler.

Tasavvufun adı için öne sürülen iştikaklar pek çoktur. Ancak bunların arasında en yaygın olanı bu kelimenin suffa, safâ, sûftan geldiği görüşüdür. Bu üç kelimenin üçü de İslâmî kültürün bir parçasıdır. Suffa, ashâb-ı suffanın yaşadığı mekân; safâ ve safvet, ıstıfâ ve arınmanın aslı; sûf ise fakîrlik ve hiçlik libâsıdır.

Tasavvufun muhtevâsı; yâni incelediği konular temelde tahalluk ve tahakkuk olmak üzere ikidir. Bunlara bir de târihî süreçteki kültürel boyut eklenebilir.

A- Tasavvufî Hayat ya da Tasavvufun Tahalluk Boyutu

Tahalluk, tasavvufun halka âid, halktan Hakk’a ve halka doğru olan, hulk/ahlâk, muâmelât yanıdır; ahlâka erişme cihetidir. Ahlâk konusunda Allah Teâlâ Peygamber’ine: “Sen yüce bir ahlâk üzeresin”[1] buyurduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a.) de: “Ben mekârim-i ahlâkı tamamlamak için gönderildim”[2] buyurmaktadır.

Mekârim-i ahlâka ermek için tâat ve ibâdetle kalbi korumaya; yâni takvâya, Allah’ı görüyormuşçasına kulluk anlamında ihsâna, kalbi tasfiyeye, kalbdeki niyetleri tashih için ihlâsa ve mukâbili riyâdan uzaklaşmaya, namazda huşûa, Allah’a verilen ahdi unutmamaya/zikir, O’na bağlı kalmaya, dünyaya kapılmamaya, servet, şöhret ve şehvet tuzağına düşmemek için kötü sıfatlardan nefsi tezkiyeye ihtiyâç vardır. Bunlar olmadan tahalluk da tasavvuf da olmaz. Tasavvufun iki kanadından biri demek olan tahalluk, dînî hayatın özü ve olmazsa olmazıdır.

İnsanlara en zor gelen şey mecbûr bırakıldıklarını, en kolay gelen de kendi istekleri ve gönülden tercih ettiklerini yapmaktır. Bu yüzden insanlar için en iyi müeyyide gönülde oluşan sevgidir. Dînî hayatın muâmelât ve ibâdet kısmının; daha doğru bir ifâdeyle Allah Rasûlü’nden mevrûs siyâsî ve ilmî otoritenin müeyyidesi olduğu hâlde mânevî otoritenin müeyyidesi yoktur. İnsanların zorla ve müeyyide gücüyle yaptıkları ile kendi irâdesiyle gönülden yaptıkları arasında fark vardır. Din bir heyecan, aşk ve vecd işidir. Tasavvuf dînî hayatta bu coşkuyu hedeflemektedir.

Tasavvuf ricâli kendilerini kitap ve sünnetle mukayyed görmüşlerdir. Nitekim ilk sûfîlerden Sehl b. Abdullah Tüsterî der ki: “Bizim yolumuzun temeli şu yedi şeydir: Allah’ın kitâbına sarılmak, Rasûlü’nün sünnetine uymak, helâl lokma, başkalarına eziyet ve yük olmamak, günahlardan kaçınmak, tevbe ve hukuka riâyettir.”

Tasavvuf klasikleri müelliflerinin ilklerinden sayılan Ebû Nasr Serrâc Kur’an’daki: “Allah, adâleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu husûsu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrâr etmişlerdir. Evet) mutlak güç ve hikmet sâhibi Allah’tan başka ilâh yoktur”[3] âyetinde geçen ülü’l-ilmi kâimen bi’l-kıst ismine hak kazanan üç grup ilim ehli olduğunu söyler: Ehl-i hadîs, fukahâ ve sûfîler.

Ehl-i hadîs: “Peygamber size neyi verirse onu alın, sizi neden sakındırırsa ondan vazgeçin”[4] âyetine istinâden hadîs öğrenmek için dolaşan ve öğrendiklerini başkalarına duyurmayı da görev sayanlardır. Hadîsçiler rivâyetleri semâ ve ezberleme yoluyla almışlar; hadîs râvîlerinin ezber gücü, güvenilirlik ve ahlâkî açıdan durumlarını belirtmişlerdir.

Fakîhler: Hadîsçilerin rivâyetlerini anlama ve ondan hüküm çıkarma husûsundaki ince kavrayışlarından dolayı ehl-i hadîse göre üstün sayılmışlardır. Çünkü dînî hükümleri açıklayanlar onlardır. Fikirleriyle dînî hükümleri muhâliflere karşı nazar tarîkıyla delillendiren, sapıklara karşı sağlam delillerle dîni savunanlar yine onlardır. Kitap ve sünnetin nasslarına, icmâ ve kıyasın hükümlerine sıkı sıkıya sarılanlardır.

Sûfîler: İnanç hususunda hadîsçiler ve fakîhlerle aynı görüşü paylaşmış, hadîs ve fıkıh ilmini benimsemişlerdir. Sûfîlerden bilgi ve kavrayış hususunda hadîsçilerin ve fakîhlerin derecesine ulaşamayanlar, karşılaştıkları problemler karşısında muhaddis ve fakihlere müracaat etmişler, onların icmâ ettikleri konuda sûfîler de icmâ etmişlerdir. İhtilâflı konularda ihtiyatlı davranmışlar ve sağlam olanı tercih etmişlerdir. Çünkü sûfîlikte azîmeti bırakıp ruhsata sarılma, tevil kapısını zorlama, rahata meyletme, şüphelilere bulaşma yoktur. Bu tür davranışlar dîni emirleri küçük görmektir. Sûfîlerin yolu ise dîni konularda sağlam olanla amel etmektir.[5]

B- Tasavvufî Bilgi ya da Tasavvufun Tahakkuk Boyutu

Tasavvufun diğer bir boyutu tahakkuk ve mükâşefedir. Tahakkuk tasavvufun Hakk’a dönük yanı ve O’ndan gelen keşfî bilgilerle oluşan tarafıdır. Bu saha tasavvufun varlık, insan ve Allah konusundaki özgün fikirlerinin bulunduğu alandır. İnsanın nereden gelip nereye gittiği sorusuyla başlayan bu alanda Allah, var oluşun mertebeleri, insan ve varlık âlemi konu edilir. Felsefe ve ilm-i kelâmın da ilgilenerek nazar ve istidlâl tarîkıyla ulaştıkları bilgileri tasavvuf, keşfî ve rûhî tecrübelerle zenginleştirir. Ezel ile ebed arasındaki vucûdun sırrını bulmaya çalışır. Tasavvufta kısaca bilmek, bulmak ve olmak diye ifâde edilen bu kavramlar aslında ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn anlamı taşır.

Tasavvuf vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd gibi düşünce sistemleriyle isbat-ı vâcib ve Hakk’ın varlığı konusundaki yorumlarıyla insanın hem kendini tanımasını hem varlığın hakîkatine ermesini hem de iyi bir kul olabilmesi için hiçliğe varmasını sağlar. Tasavvufun bu boyutu İslâmî ilimlere önemli katkılarda bulunur. Nitekim tasavvuf tefsîr ve hadîse işârî yorum ve keşfî bilgilerle önemli katkılar sağlayarak işârî tefsîri ve işârî hadîs şerhçiliğini geliştirmiştir.

İslâmî ilimler arasında tasavvufun “fıkh-ı bâtın” “ilmü’l-kulûb” “fıkh-ı vicdânî” adıyla özel bir yeri vardır. Özellikle ibâdet ve muâmelât ile ilgili alanlarda kalbin eylemlerini inceler. Namazdaki huşû, oruç ve kurbandaki takvâ, zekâttaki tezkiye, hacdaki maiyyet duygusu ile mahşer provasını andıran mânevî hayat, doğrudan tasavvufun konusudur. Vâkıa, fıkıhta hikmet-i teşrîî ve makâsıdu’ş-şerîa gibi ibâdet ve muâmelâtın hikmetiyle ilgili bilgiler varsa da, tasavvuf bu konuları esrar ve hikmet başlığı altında daha detaylı bir biçimde incelemektedir. Nitekim tasavvuf klasiklerinde ibâdet bahisleri incelenirken ibâdetlerin farz, sünnet ve nâfilelerinden çok bâtıni yönüne ve uyulması gereken edebe dikkat çekilmektedir. Örnek vermek gerekirse, namazda kırâat anlatılırken; okumanın gönül kulağıyla âdetâ Allah’tan dinliyormuş gibi ya da gönülden Allah’a okuyormuş gibi bir müşâhede ile okunması istenir. Bunun aksine gafletle kılınan bir namaz ve yapılan kıraat ilahi tehdidi muciptir.

C- Tasavvufun Kurumsal ve Kültürel Boyutu

Tasavvuf gerek tahalluk boyutuyla gerekse tahakkuk cihetiyle kurumsal niteliği olan tarîkat gibi eğitim kurumları oluşturmuştur. Tekke, dergâh ve zâviyeler gibi sosyal kurumlar ile fütüvvet teşkilatı gibi ekonomik örgütlenmeler gerçekleştirmiştir. Bu müesseselerin bir kısmı târihî süreçte fonksiyonlarını îfâ ederek târihe mal olmuşlarsa da, bir kısmı hâlâ hayatiyetlerini sürdürmektedir.

Diğer taraftan tasavvufun tahakkuk boyutunda geliştirdiği vahdet ve tevhîd fikri yeni bir edebiyatın doğmasını sağlamış, vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd nazariyesi varlık konusunda dînî kültür bağlamında tarihî mirasımızdaki yerini almıştır. Bu alanlarla ilgili yazılan eserler bugün Batı’da ve Amerika’da hâlâ insanların dikkatini çekmektedir. İbn Arabî’nin Füsûs’u ile Mevlânâ’nın Mesnevî’si bu anlamda en yaygın örneklerdir.

II- NİÇİN TASAVVUF?

Tasavvuf gerek tahalluk boyutu, gerek tahakkuk boyutu ve gerekse kurumsal ve kültürel boyutuyla insan hayatının önemli bir kısmını teşkil etmektedir. Bu yüzden tasavvufun yeri ve önemini bu başlıklar itibariyle değerlendirmek gerekir.

A- Tasavvufî Hayat Açısından

Dînî hayat açısından İslâm’ı bütünüyle yaşamak tasavvufî emirleri de yerine getirmekle mümkündür. Çünkü tasavvufun tahalluk boyutunu oluşturan:

1- Tezkiyeye ermek için,[6]

2- Tasfiyeye varmak için,

3- Kalb-i selîm ile Hakk’ın dîvânına durmak için,[7]

4- Dünya eğlencesinden kurtulmak için,[8]

5- İhsân ile kulluğa erip Hakk’a vuslat için,[9]

6- Riyâdan kurtulup ihlâs ile ibâdet için,[10]

7- Hakk ile maiyyet ve zikir için,[11]

8- Nefse ve mala esâretten kurtulmak için,[12]

9- Teslîmiyetle Allah’a rabbânî bir kul olmak için,[13]

10- Allah Rasûlü’ne “emrolunduğun gibi istikâmet üzere ol”[14] fermânına imtisal için,

11- Yüce bir ahlâka erip edebi korumak için,[15]

12- Servet, şöhret ve şehvet[16] esâretinden âzâd olmak için tasavvuf lâzımdır.[17]

B- Tasavvufî Bilgi Açısından

Var oluşun gâyesi Hakk’a kulluk, kulluğun temeli de mârifet-i ilâhiye; yâni Hakk’ı tanımadır. Tasavvuf, marifet-i ilahiyyenin insanın önce kendisini tanımasından geçtiğini talim eder, tasavvuf “kendini bilen Rabbını bilir” ilkesinden yola çıkarak Allah ile ilişkide, insana önce kendisini tanıtmayı hedefler. Allah’ın müteâl/aşkın özelliğini muhâfaza ile birlikte O’nun tecellîlerini yaşayıp hissedebilme çabasına sevk eder. Bu yüzden:

1- Kendini tanımak için

2- Rabbını bilmek için

3- Varlığın hakîkatine ermek için

4- Ve böylece ubûdiyet sırrına varmak için tasavvuf zarûrîdir.

C- Kurumsal ve Kültürel Açıdan

Tasavvuf on dört asırlık birikimi ile dînî hayatın bütününü kuşattığı gibi kurumsal ve kültürel özelliği ile kültür hayatımızı da ciddi bir biçimde kuşatmaktadır. Nitekim İslâm kütüphanelerindeki en zengin eserler tasavvufa âiddir. Özellikle Osmanlı döneminin telifâtına bakıldığında bunların neredeyse yarısından fazlasının tasavvufî eserler olduğu görülür. Bu kültürel birikim içinde tasavvufun her boyutu ile ilgili eserlerin yanı sıra, mûsikî, şiir, edebiyat ve güzel sanatlarla ilgili eserler ve ürünler bulunmaktadır. Tasavvufî eserlerin eğitici boyutu yüzyıllar boyu halk kültürünün besleyici unsuru olmuştur. İhyâ’dan Mesnevî’ye, Gülistan ve Bostân’dan Müzekki’n-nufûs ve Muhammediyye’ye kadar pek çok eser kültürümüzün olmazsa olmazlarındandır.

Üstat Necip Fâzıl’ın da söylediği gibi nasıl sütün içinden laktoz alındığında geriye sadece su kalırsa bizim kültürümüzden de tasavvufu söküp aldığınızda geriye insanları kuşatacak ve cezb edecek bir şey kalmaz. Fuzûlî’nin Su Kasîdesi, Şeyh Gâlib’in Naat’i, Yûnus ve Hüdâyî’nin İlâhîleri, Niyâz-i Mısrî’nin Tevhîd’i, Erzurumlu İbrâhim Hakkı’nın Tefviznâme’si olmasa kültürümüz için önemli bir eksiklik olmaz mıydı? Bunların yokluğu durumunda acaba yerlerini ne ile doldururduk? Herhalde sema yerine yoga, Yûnus’un ilâhîleri yerine senfoni, Dede Efendi yerine Madonna’yı mı dinler olurduk, bilinmez.

Güzel sanatlardan bize mal olmuş olan tasavvuf mûsikîsi, hüsn-i hat ve ebru da tasavvuf muhitlerinin ürünü değil midir? Özellikle Mevlevî dergâhları güzel sanatlar akademisi gibi faaliyet göstermemiş midir? Acaba bu kültür merkezlerimiz aynı fonksiyonu icra etmeye devam etmiş olsaydı, bugün milyonlarca insanımız sigara dumanına boğulmuş, kahvehane ortamlarını doldurmaya mecbur kalır mıydı? Bütün bu saydığımız ve sayamadığımız pek çok gerekçeden tasavvufun hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz bir kurum, düşünce sistemi ve kültür hazînesi olduğu anlaşılmaktadır.

Bu kurumsal ve târihî birikimin yanı sıra tasavvuf günümüz insanının pek çok psikolojik ve sosyolojik problemine merhem olacak niteliktedir. Bu özellikleri şöyle maddeler hâlinde sıralayarak tasavvufa olan ihtiyâcımızı biraz daha farklı açıdan ifâde etmiş oluruz:

1- Benliği aşmak ve irâde eğitimi için

Tasavvuf, insanları bu dünyadan ziyâde ahirete yönelmeye sevkeden ve irâde eğitimiyle dünya nimetlerine karşı tavır koymaya teşvik eden yapısı ve Hakk’a kulluğun halka hizmetten geçtiğini ifâde eden özelliği ile insanları cezbetmektedir. Tasavvufun nefsi tanıyıp, kontrol altına almak için irâdeyi güçlendirme konusundaki başarısı diğer ilimlerin hiçbirinde bu oranda görülmez.

Bugün modern hayat hep nefsin hoşuna gidecek isteklerin tatmin yollarının önünü açmakta; hatta bunları tahrîk ve teşvîk etmektedir. Bu yüzden modern hayat, insanın irâdesini zaafa uğratma ve kendini gerçekleştirme noktasında en büyük engeldir. Tasavvuf ise modern psikolojinin öğrettiği kendini gerçekleştirme anlayışından farklı olarak insana kendini aşma ve müteâl/aşkın olana ulaşma duygusu verir. Yaradılış gerçeği tasavvufî bilgi olmadan tam olarak açıklanamadığından tasavvufsuz olmaz; olsa da eksik olur.

İnsan nefsi kötülüğe meyyâl ve onu emredicidir. Bir de önü açılır ve tahrîk edilirse iyice azgınlaşır. Özellikle günümüzde ahlâkî konularda yaptırım gücü olan dînî otoriteler kalmadığı için, en önemli otorite insanın içindeki ahlâkî ve vicdânî duygularıdır. İnsanın irâdesi, kendisine gösterilen iyileri yapmada, kötülerden sakınmada etkendir.

Nefis Allah’a ibâdetten hoşlanmaz, başkalarına yardım etmekten hazzetmez, güçlük ve zorluklara katlanmak istemez. Oysa gerçek mutluluk nefsin isteklerini aşıp zorluklara katlanabilmektedir. Bu yüzden nefs engelini aşmak gerekmektedir. Bunun yolu da tasavvufî eğitimdir. Nefis, kendi başına bırakıldığında, nereye koşacağı belli olmayan azgın bir at gibidir. İbâdet ve tâat ile iyi arkadaş çevresi, bu azgın atın ayağına geçirilen köstek mesâbesindedir. Atın dizgini, onun başını alıp çılgınca gitmesini engeller. Nitekim: “Rabbının makâmından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için şüphesiz cennet yegâne barınaktır”[18] buyrulur.

Dün dağda veli olmak ile şehirde veli olmak arasındaki fark, şehir hayatının nefse sunduğu imkânlar içinde adam olmanın zorluğuna işaret ediyordu. Dağda yalnız başına tabiatla baş başa, ibâdete devamla nefsi tahrîk edecek ortamlardan uzakta irâde imtihanı kolaydı. Ama şehirde insanların sıkıntılarına katlanmak, incinmemek ve incitmemek, nefsi tahrîk edecek ortamlardan etkilenmemek kolay değildi.

Bu yüzden insan aklı ve irâdesiyle nefsine zor gelen şeyleri yaparak hem dünyada hem de ukbâda cennetin yolunu açabilir. Nitekim: “Rabblarının katında durmaktan korkan; hesap kaygısı taşıyanlar için iki cennet vardır”[19] buyrulur. Bunlardan biri dünya cenneti, diğeri ise ukbâ cennetidir.

Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: “Cehennem nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış, cennet ise nefsin istemediği şeylerle çepe çevre sarılmıştır.”[20] İnsan, nefsinin hoşlandıklarına koşarsa cehennemi boylar, nefsin hoşlanmadıklarını yapabilirse cenneti hak eder. Bu hadis aslında insanın sınırsız isteklerinin sonuçta kişiyi cehenneme doğru çektiğinin en güzel ifadelerinden biridir. Nefsin hoşuna giden istekler âdeta bir örümcek ağı gibi ya da insanın altından kayan toprak gibi kişiyi cehenneme alır götürür.

2- Hayat kılavuzluğu ve psikolojik rehberlik ihtiyacı için

İnsanlar hayatı kendi tecrübeleriyle öğrenir. Bunun için de bir rehber ve kılavuza her zaman ihtiyacı vardır. Bugün Batı’da yaşam koçluğu olarak tanımlanan rehberlik kurumu insanların her dönem ihtiyaç duyduğu bir müessesedir. Tasavvuf bu ihtiyacı kurumsallaştırmış ve hayatı mânevî bir rehber gözetiminde tanıyıp yaşamayı tâlim etmiştir. Bu yüzden tasavvufta şeyhin karizmatik ve etkileyici yapısı insanı bir psikiyatrist gibi kuşatmakta ve dayanılmaz bir iç sıkıntısı ve yetersiz bir kimlik sâhibi olanlara mânevî bir rahatlama ortamı sunmaktadır. Çünkü tasavvufî telâkkîde mürşid baba gibi müessir olmakta ve şeyh mürîd ilişkileri baba-oğul düzeyinde sağlıklı bir şekilde yürümektedir.

Aslında mürîdlerin gözünde şeyh, rûhî makamlardan geçmiş bir Allah dostu ve mânevî bir babadır. Bu özelliği sebebiyle şeyh, mürîdin Allah’a yönelişinde bir rehberdir. Bu yüzden tasavvufta Allah ile yakın ve etkin bir ilişki kurmak amacıyla bir şeyhin elinden tutmak, onun rehberliği ile kemâl yolunda ilerlemek gerekmektedir. Şeyhlerin konuşmalarında anlattıkları hikâye ve kıssalar ile mürîdlere sıcak ve samîmî ilgileri; özellikle dîni kolaylaştıran ve yol gösteren tavırları insanları etkilemektedir.

Yüzü güzel ve mütebessim, karakteri sağlam ve insana güven veren bir yapıya sahip mürşidler, insanlar üzerinde her zaman cildlerle kitaptan, yığınlarla makale ve konferanstan daha etkili olabilmektedir.

3- Sohbet ve zikirle terapi için

Tasavvuftaki sohbet ve zikir âdetâ bir terapi ve meditasyon gibi insanlara sükûnet ve rahatlama hissi vermektedir. Bu duygu ile insanlar kendilerini Allah’a daha yakın hissetmektedir. Zikir, semâ ve tasavvufî âyinin dışardan bakan ve rûhâniyet arayanlar için de büyüleyici ve estetik bir özelliği vardır.

4- Dîni zevkle yaşamak ve ölümü güzelleştirmek için

Bu dünyada insanı en çok kaygılandıran şey ölüm endişesi ve geleceğin bilinmezliği korkusudur. İnsanları tasavvufa cezbeden sâiklerin başında; inanma, güvenme, sığınma ve sevgi ihtiyacı gelmektedir. Bu yüzden insanoğlu sürekli korku ve elemlerden kaçıp haz ve güvene doğru koşmaktadır. İnsana mânevî haz ve güven veren ortam ise îmân ve ihsândır. Tasavvuf “Allah’tan gelip yine O’na dönmek”[21] tarzındaki yorumu ile ölümün bitiş ve tükeniş olmadığını anlatarak yüreklere ferahlık verir. Genelde tasavvuf tefekkür-i mevt düşüncesi ile ölümü mutlak bir son olmaktan çıkararak Mevlânâ’nın ifâdesi ile şeb-i arus hâline getirmektedir. Ölüm ve ötesi Allah’a kavuşmak ve O’nun sonsuz nîmetlerine engelsiz ulaşmaktır. Çünkü ten rûhun gerçek Sevgiliye vâsıl olmasına engeldir.

5- Modern hayatın sosyal ve kişisel problemlerinden kurtulmak için

Çağımızda modernite veya modern hayat, hiçbir kutsal ve engel tanımayan, ferd merkezli, nefse sınırsız bir hürriyet ortamı sunan ve insan için vaad edilen cennetin dünyada gerçekleşeceğini söyleyen bir sistem hâline geldi. Bu sistem insanın ömrünü doğum ile ölüm arasındaki süreden ibaret görmektedir. Modernitede erkek ve kadın, gerek kendi cinsleri içinde, gerekse karşı cins arasında bir sınırlamaya muhâtab olmadan dünyanın haz ve zevklerini yaşayabilmektedir. Amaç güyâ insanın mutluluğudur. Bunun yolu da insanın canının her istediğini yapabilmesi, “vur patlasın, çal oynasın, altta kalanın canı çıksın” düşüncesiyle yaşayabilmesidir.

Bu tür sınırsız nefsânî bir hürriyetle ferdin kısa süreli bir mutluluğu söz konusu olsa bile, bir müddet sonra doyumsuzluklar, yeni açlıklar ve bunalımlar baş göstermektedir. Vâkıa insanların inanç, ibâdet ve ahlâk problemleri, insanlık târihi kadar eskidir. Bütün dinlerde insanların imtihan gayesiyle yaratılıp iman ve amellerine göre cennete ve cehenneme gidecekleri kabul edilen bir gerçektir. Nitekim Kur’ân’da sapkınlığa düşenlerin bu duruma tâbi oldukları kötü insanlarla birlikte düştükleri haber verilmektedir: “Günahkârlara: Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir? diye sorarlar. Onlar da derler ki: Biz namaz kılmazdık, düşkünleri doyurmazdık. Batıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık.”[22] Demek ki inanç ve ibâdetten mahrûmiyet ile sosyal hayatta aşağıdakilerin farkında olmamak ve etrafındakilerin rüzgarıyla savrulmak cehennemi boylama sebebidir.

6- İslâm’ın yayılmasındaki etkin câzibesi için

İslâm dîninin özellikle bugün Batı’da yayılmasında büyük İslâm âlimi Muhammed Hamidullah’ın da belirttiği gibi tasavvuf çok önemli bir rol oynamaktadır. Hıristiyanları İslâm tasavvufuna ilgi duymaya sevk eden âmillerden biri de tasavvufun hayatın bütününü kuşatan bir sistem sunmasıdır. Hıristiyan mistisizminin ise hayatın bütününü kuşatan bir yapısı yoktur. Ayrıca tasavvufî eserlerde ve sûfîlerin sohbetlerinde Hz. Îsâ ve diğer peygamberlerle ilgili değerlendirmelerin (Hz. İbrâhim’in sahâveti, İsmâil’in teslîmiyeti, Eyyûb’un sabrı, Yahyâ’nın garibliği, Îsâ’nın seyahati, Hz. Mûsâ’nın suf giymesi, Zekeriyyâ’nın işâretle konuşması ve Muhammed (s.a.)’in fakrı) yer alması, onlara model insan ve rehber kişiler gözüyle bakılması, diğer din mensuplarının kolayca ihtidâlarına yardımcı olmaktadır. Nitekim peygamber hayatlarını ve fazîletlerini bölümler halinde anlatan Füsûs’un Batı’da çokça tercüme edilip okunması, aynı şekilde Mesnevî’nin Amerika’da best-seller olması başka nasıl açıklanabilir?

7- Ötekine hoşgörü gösterebilmek için

Çağdaş toplumlarda inanç ve düşüncelerdeki farklılıkları kabullenme ve birlikte yaşama konusunda ciddi problemler vardır. Farklılıkları ötekileştirerek değerlendiren modern anlayışa mukâbil tasavvuf yaradılanı Yaradanından dolayı hoşgörme anlayışına sahiptir. İslâm’ın hoşgörüsü ile Batı’nın toleransı arasında fark vardır. Tolerans katlanma demektir. Katlanmada kahren ve kerhen kabul söz konusudur. Hoşgörüde ise böyle bir önyargı yoktur.

Tasavvuf birlikte yaşama kültürüyle farklı inanış ve tercihler içerisinde bulunsalar da insanları hoşgörüyle birlikte yaşamaya hazırlamaktadır. Osmanlı örneğinde görüldüğü üzere farklı inanışlara bile hoş görü ile yaklaşan bu anlayış aynı inancı paylaşan insanlar arasında ayrı bir ortak nokta oluşturmaktaydı. Hatta Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü olmasında bu farklı kültürlere gösterdiği hoşgörü önemli rol oynamıştır. İslâm’ın fetih anlayışındaki feth-i büldan ile feth-i kulûb meselesinde önce feth-i kulûbu gerçekleştirenler sûfîler olmuşlardır. Tasavvuf Eva Vitra Meyeroviç’in de belirttiği gibi İslâm’ın güler yüzüdür. Ancak tasavvufun “gel” çağrısında geldiğin gibi kal değil “ol, olgunlaş, kemale er” mesajı vardır.

8- Diğer dinlere karşı hoşgörülü tavrı için

Sûfîlerin eserlerinde Hıristiyanlarla Müslümanların ihtilâf ve çatışma noktaları değil, peygamber kıssalarının müminlere Allah ile ilişkilerinde neler kazandırdığına bakılmaktadır. Dolayısıyla Hıristiyan kültüründen gelen insanlar kendilerini âşinâ oldukları konularla karşı karşıya hissederek yabancılık çekmemektedir. Nitekim Kur’ân’da bu konuya ilişkin bol malzeme vardır. Asr-ı Saâdet’te Habeşistan’a göç eden muhacirlerin başında bulunan Câfer b. Ebi Talib (Tayyar), Habeş kralının huzûrunda Meryem sûresini okumuştu. Bir bakıma onlara İslâm’ın yakınlığı noktasında mesaj vermek üzere: “Sizin dîniniz size; bizimki bize!”[23] dememiş, Meryem sûresini okumakla yetinmişti. Okunan âyetleri dinleyen Habeş kralı Necâşi düz bir çizgi çizerek: “Sizin dininiz ile bizim dinimiz bu çizginin iki tarafı kadar birbirine yakın” demişti.

İlâhî dinlerin mistik ve rûhânî tarafındaki benzerlik ilgi çekicidir. Nitekim İngiliz müsteşrik Nicholson, “Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki ortak vasfın ruhânî-mistik tarafları olduğu”nu söyler. İslâm’ın rûhânî özelliğinin, Batı’da İslâm’a yönelişte önemli bir etken olduğu kabul edilmektedir. Nitekim başka bir müsteşrik de Hıristiyanlığın öncelikli rakibinin radikal İslâm değil, sûfî İslâm olduğunu itiraf eder. Belki de oryantalistlerin tasavvufu İslâm dışı gösterme çabaları bundandır.

9- Toplum içinde kurumsal kimliğe ermek için

Tasavvuf ortamlarında bulunan insanlar, aynı grupta bulunma özelliğiyle, kendini aynı şeye adama ve bir şeyleri paylaşma hissi yaşarlar. Sûfî grubun sıcak ve mânevî atmosferi, insanların Müslüman olmasında önemli rol oynamaktadır. Birçok mühtedî, böyle bir atmosferin oluşturduğu “Allah için sevme” ve “Allah için verme” psikolojisiyle rûhî olarak rahatladıklarını söylerler. Sûfîler çevrelerine gelen insanları duygusal özellikleri ile etkilerler. Tarîkat mensupları arasındaki kardeşlik, yakınlaşma duygusu ve paylaşım, kendi toplumlarında bunalmış mühtediler için psiko-terapik bir mahiyet arz eder. Çünkü insanlar grup içinde kendilerini daha güvende hissederler. Mürîdler arasında kardeşlik (fenâ fi’l-ihvân) duygusuna dayalı ciddî bir dayanışma vardır. Ayrıca başkalarından saygı ve değer görme ihtiyacını insanlar kardeşlik ve tarîkat ortamında farkında olmadan soluklarlar.

Tasavvufî hayat kişilere kendi grubu içinde yeni bir sosyal kimlik sağlar. Kişi bu yeni kimliğinden memnundur. Çünkü daha önce bulunduğu toplum ve grup ile bir sosyal ve psikolojik çatışma yaşadığı için kendi toplumuna yabancılaşmıştır. Özellikle düzensiz bir âileden gelme ve boşanma gibi sosyal sebepler, bu tür uyumsuzlukları artırmakta ve insanları yeni arayışlara yöneltmektedir.

Çağımızda özellikle tasavvufa ilgi duyanların bir kısmı daha önce alkol ve uyuşturucu tecrübesi yaşayanlar arasındandır. Uyuşturucu kullananların ondan rûhânî ve mistik bir haz bekledikleri bilinmektedir. Aradığı hazzı uyuşturucuda yakalayamayanların, buldukları tasavvuf muhitlerine meyletmeleri biraz daha çabuk olmaktadır. Çünkü mistik ve rûhânî haz arayışı insanı tasavvufa sevk eden önemli âmillerden biri olarak görülmektedir. Psikolojik ve sosyolojik bunalım yaşayan insanların toplumdan soyutlandıkları mâlûmdur. Bu tür insanlar bir sûfî gruba dâhil olduklarında durumlarında psikolojik bir iyileşme meydana gelebilmektedir.

10- Bedevîlikten/köylülükten kurtulmak; şehirli Müslümanlığına ermek için

Türklerin göçebelikten yerleşik düzene geçmesinde Mevlânâ gibi dergâh mensuplarının çok önemli katkısı olmuştur. Tekkelerdeki edeb, etik ve estetik ile bunlara bağlı olarak gelişen edebiyat daha sonraki dönemlerde şehirli dindarlığı diye ifâde edilen daha hoşgörülü bir İslâmî anlayışın temelini oluşturmuştur. Dergâhta her türlü mânevî eğitimin yanı sıra kültür, sanat ve edebiyat terbiyesi alan dervîşler şehirliliğin ve zarâfetin güzellikleri ile tanışmışlar ve kent Müslümanlığını geliştirmişlerdir. Bugün İslâm’la tanışan insanların entelektüel olanlarına sufizm; zenci ve itilmiş olanlarına ise vahhabizm daha câzip gelmektedir. Çünkü zenci Müslümanlar ve diğer ezilmiş gruplar daha radikal tavırlarla öne çıkan bir hayatı tercih etmekte ve bu anlayış psikolojilerine uygun düşmektedir.

[1] el-Kalem, 68/4.

[2] Muvatta’, Husnü’l-hulk, 8; İbn Hanbel, II, 281.

[3] Âl-i İmrân, 3/18.

[4] el-Haşr, 59/7.

[5] Bkz. el-Luma’, trc. H. Kâmil Yılmaz, s. 11-14.

[6] eş-Şems, 91/9; el-A’lâ, 87/14.

[7] eş-Şuarâ, 26/89.

[8] el-Ankebût, 29/64.

[9] et-Tevbe, 9/100.

[10] en-Nisâ, 4/142; el-Mâun, 107/6.

[11] el-Hadîd, 57/4.

[12] Âl-i İmrân, 3/14.

[13] Âl-i İmrân, 3/79.

[14] Hûd, 11/112.

[15] el-Kalem, 68/4.

[16] Meryem, 19/59.

[17] el-Furkân, 25/43; el-Câsiye, 45/23.

[18] en-Nâziat, 79/40-41.

[19] er-Rahmân, 55/46.

[20] Buhârî, Rikâk, 8; Müslim, Cennet, 1; Ebû Dâvûd, Sünnet, 22; Neseî, Eymân, 3.

[21] el-Bakara, 2/156.

[22] el-Müddessir, 74/40-46.

[23] Kâfirûn, 109/6.