Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz

EĞİTİMDE GÖNÜL FAKTÖRÜ MEVLÂNÂ ÖRNEĞİ

Eğitimin terbiye kelimesinin karşılığı, terbiyenin de “Rabb” kelimesiyle ilgili olması, eğitimin ilahi ve nebevi kaynaklı olduğunu göstermektedir. İlahi ve nebevi menşeli olan eğitimin insanın ilahi ve rabbani tarafıyla ilgisi açıktır.

İslâmî eğitimin tartışıldığı bir toplantıda biraz daha klasik açıdan “gönül” kelimesine yüklenen mânâları irdelemek istedik. Önce kısaca kalb, akıl ve gönül kavramlarına ve bunların birbiriyle ilişkisine işâret ettikten sonra genel olarak tasavvufî eğitimde, özelde Mevlânâ ve Mesnevî örneğinde gönül konusunu işleyeceğiz.

Mevlânâ’nın dünyasında “gönül” kavramının ayrı bir yeri ve önemi var. Herhalde Mesnevî’de en çok kullanılan birkaç kelimeden biridir gönül. Tasavvufta ve Mevlânâ’da gönüllerin etkileşim ve iletişim ile eğitilmeleri esas olduğundan arınmış güçlü şahsiyetlerin Peygamber ve velilerin gönlü ile diğer insanların gönülleri bir değildir. Hattâ gönül denilmeye lâyık olanlar; arınmış ve Hak ile vuslata ermiş gönüllerdir. Biz bu tebliğimizde eğitimde öznel olarak gerçek gönül ehlinin gönülleri ile etkiye açık diğer nesnel gönüllerin yerini  incelemeye çalışacağız.

Gönüllerin en önemli fonksiyonları muhabbet (aşk) ile mârifettir. Tasavvufî eğitimde gönlün nihaî hedefi mârifete; Hakk bilgisine ermektir. Ancak buna ermenin üç yolu vardır: Tâat ve ibâdet (ahyâr yolu), riyâzat ve mücâhede (ebrâr yolu) ile aşk ve cezbe (şuttâr yolu). Mevlânâ bu üç yoldan üçüncüsüne ayrı bir vurgu yapmakta ve onun müessiriyetine dikkat çekmektedir. Ancak tâat ve mücâhede yönteminden de vazgeçmemekte yeri geldikçe onlara da atıfta bulunmaktadır.

Biz bu tebliğde önce gönül, kalb ve akıl kavramları ile aralarındaki ilişkiye işaret edeceğiz. Ardından gönlün eğitimdeki öznel ve nesnel durumundan söz edeceğiz.

GİRİŞ

GÖNÜL, KALB VE AKIL KAVRAMLARI

“Gönül” kelimesi özbe-öz Türkçe bir kelimedir. Büyük edebiyat tarihçisi Nihat Sami Banarlı”nın Türkçenin Sırları[1] adlı eserinde belirttiği gibi Türkçe’nin deyim ve terim geliştirmede en güçlü ve en üretken kelimelerinden biridir. İnsânî ve İslâmî hayatta kalb, akıl ve gönül kavramlarının ayrı bir yeri ve önemi vardır.

Gönül kelimesinin Farsça karşılığı “dil”, Arapça karşılığı da “kalb”dir. Ehl-i kalb, ehl-i dil ile erbab-ı gönül aynı mânâyadır. Kur’an’da, hadislerde ve Arapça tasavvuf kitaplarında geçen kalb kelimesi ile Türkçe’deki ‘gönül’ eş anlamlıdır. Nitekim Kur’an’daki “Kör olan gözler değil, göğüslerdeki kalplerdir.”[2] ayetinde “gönül körlüğü” anlatılmaktadır.

Kur’an’da, kalb ile yakın anlamlar taşıyan bazı kelimeler vardır. Bunlar: Sadr, fuad, akl, nefs ve lübb (çoğulu elbâb) gibi kelimelerdir. Bunlardan özellikle akıl kelimesinin kalb; yani gönül ile irtibatı dikkat çekicidir.

Aklın mahiyeti ve kalb ile ilişkisi bu tebliğin sınırlarını aşan, geniş ve kapsamlı bir konudur. Fonksiyonları itibariyle akıl ve gönlü bazen aynı şeyler olarak görmek mümkündür.  Ancak genel kabûlde akıl ile kalb ve gönlün nerede durduğuna temas etmek gerekecektir. “Ruhta madeni; dimağda ise şuası bulunan manevi bir nur” diye tanımlanan akıl ile “insanın sevmesini, kabul veya reddetmesini, bir işe karşı azimli veya gevşek davranmasını sağlayan gönül” ayrı ayrı şeylerdir. Akıl insanın duyular vasıtasıyla idrak edemediklerini algılamaya yarayan bir vâsıtadır. Akıl, eşyayı tanımada sınırlı bir bilgiye sahiptir. Gönül ya da kalb ise Allah nezdindeki hakikati sezen, keşfeden ve kabûl ile teslim olandır.

Aslında insani fonksiyonların tamamı ruh menşelidir ve onun değişik tezahürleri sayılabilir. İdrak ve akletme, beyin merkezinde tezahür eden ruhi bir eylem olarak aklın; sevme, buğz etme, kabul ve redd ise kalb merkezinde ortaya çıkan ruhi bir davranış olarak gönlün fiillerdir.  Böylece tevhidi bir yaklaşımla hepsinin kaynağı ruh olmaktadır. Ruh bedene girip nuru perdelenince nefs, bedenden tecerrüd ile nuru ortaya çıkınca akıl, Hakk’ı ve sıfatlarını bilmesi itibariyle kalb, Hakk’a yönelip tekrar kuds alemine kanat açınca yine ruh adıyla anılmaya başlar.[3]

Akıl, Kur’an’da isim olarak geçmese de fiil olarak elliye yakın yerde geçmektedir. Akıl ahmaklığın zıddı, bir şeyi algılamak, ya da bir şeyi bağlamak ve engellemek gibi anlamlar ifade eder.[4]  “Bağlamak” mânâsından yola çıkarak Hz. Mevlânâ aklın insanı, geminin demiri bağladığı gibi sâbitlediğini söyler ve  şöyle der: “Akılsız kişileri her türlü yel alıp gider. Çünkü onların güçleri sağlam değildir. Kötü ve hayırsız adam lengersiz; demirlememiş gemi gibidir. Ne demir atmıştır, ne de yere bağlıdır? Böyle bir gemi deli rüzgarlardan kurtulamaz ki? Akıllıya emniyet ve huzur veren akıl lengeridir. Öyleyse sen de akıllılardan bir lenger; gemi çapası dilen de kendini akıl demiriyle bağla.  İnsan o cömertlik denizinin inci hazinesinden akıl, fikir kazanırsa onların yardımıyla gönül, marifet elde eder, gönüllükten çıkar, yücelir, gözler de nurlanır.”[5]

Mevlana, aklın gayb alemi hakkında verdiği bilgileri körün renkler, sağırın sesler hakkında verdiği bilgilere benzetir. Aklın, söz ve davranışlarda rehber olabileceğini, fakat derûnî hayat alanında çamura batmış eşek gibi aciz kalacağını söyler, “Mustafa’nın huzurunda aklı kurban edin.” der.[6]

Göz kendini göremediği gibi akıl da bizzat kendini tanıyamaz. Yaratanını nasıl tanısın? Allah’ı tanımak konusunda aklın varabileceği nokta hayret vadisi; yani bu konuda aciz olduğunu kavramasıdır. Nitekim Hz. Mevlânâ der ki: “Ey Hak yolcusu, sen aklı, zekayı sat da hayranlığı al. Çünkü zeki olmak, bir konuda fikir yürütmekten ibârettir. Halbuki hayranlık, Hakk’ın san’atına, kudretine şaşırıp kalmaktır. Nitekim Nuh’un oğlu da fikir yürütmüştü. Akıl ve zekâ, sana kibir ve gurur verir. Abdal ol da gönlün düzelsin. Aklı dostun aşkında kurban et. Çünkü bütün akıllar, dostun bulunduğu taraftadır. Çünkü ruhların da, akılların da çıkış yeri Hak’dır. Bu sebeple aklı Hakk’ın aşkında kurban et!”[7]

Beden mülkünün padişahı ruhtur. Akıl da onun veziri konumundadır. Ancak fesadcı akıl ruhu şaşırtarak kötülüğe çekmek ister. Genelde ve özel olarak Mevlânâ’da akıl, akl-ı meâş ve akl-ı meâd olarak ikiye ayrılmakta, akl-ı meaş, sâdece maişet kaygısı taşıyan, ulviyet âlemi ile metafizik alanla irtibatı bulunmayan akıldır. Akl-ı meâd ise din gününü, kıyâmeti gören ve işin sonunu başa çevirmeye; elest bezmindeki “belâ” sözüyle buluşturmaya çalışan akıldır. Nitekim Hz. Mevlânâ der ki:

“Ey ruh sultanı, sen kendine cüz’i aklı değil, küllî aklı vezir yap. Hevâ ve hevesi kendine vezir yaparsan, o tertemiz canını namazdan da alıkor, niyazdan da. Çünkü nefsânî arzuların; hevâ ve hevesin gözü açtır.”[8]

İtikadî konularda îmânın tarifi yapılırken “tasdîkun bi’l-cenân ve ikrârun bi’l-lisân ve amelün bi’l-erkân” denilmekte ve böylece “kalb ile tasdik” ifadesiyle îmanın bir kalb ve gönül işi olduğuna işaret edilmektedir. Sufilere göre Allah ile insan arasındaki ilişki akıl merkezli değil, kalb merkezlidir. Hatta kudsi hadis olarak nakledilegelen: “Allah Teala yere göğe sığmamış, mü’minlerin gönlüne sığmıştır.” şeklindeki rivayet sûfiler nezdinde revaç bulmuş ve gönlün değerini artırmıştır.[9] Tasavvuf klasiklerimizde akıl, ayrı başlık altında yer almadığı halde “kalb” latife-i rabbaniye-i ilahiyye olarak ayrıca incelenmiştir. [10]  Kalb ve gönül konusunu en geniş bir biçimde işleyen Gazâlî ile Mevlana Celaleddin Rûmî’dir.

I- EĞİTİMDE ÖZNEL OLARAK GÖNÜL

Eğitimde öznel olarak gönül tabiri ile “dönüştürme güç ve etkisine sahip” başta nebiler olmak üzere kemal ehli kişilerin gönlünü kasdediyoruz. Eğitimin olduğu yerde bir eğiten ve eğitilenin; irşadın olduğu yerde mürşid ile müridin bulunması zaruridir. Bu yüzden eğitime konu olan gönlü, öznel ve nesnel olarak ikiye ayırdık.

Sufiler “Rahmân” ismiyle  gönül arasında bir münasebet görerek eğitimin gönül esası üzere, Rahmân sıfatının gereği kalb yufkalığı ve gönül zemininde olması gerektiğine işaret ederler. Çünkü tasavvufi telakkide nâmütenâhî sırların taşıyıcısı ve ilâhî nâmenin nüshası gönüldür. Asıl gönül, gönüller gönlüdür. Hz. Mevlânâ der k: “Yüz binlerce halkta yüz binlerce gönül vardır. Asıl gönül O tek gönüldür. “Sen o kırık dökük, parça buçuk gönül kırpıntılarını bırak da vücûd ülkesini kaplayan rahmet ve cömertliğinden altınlar saçılan Rahman’ı ara!”[11] Arş ve Ka’be’ye benzetilen gönül, insan-ı kamilin gönlüdür. “Adem’in yaratılışını tamamladığım ve ona rûhumdan üfürdüğüm zaman”?[12] ayetinde insan rûhunun ilâhî menşeli olduğu anlatılmaktadır. Gönül Hakk’a varıp küll’ü bulunca Allah’a makbûl olur.[13] Gönlünü, mâsivâdan temizlemeyen kimselerde gönülden eser yoktur. Nitekim Mevlânâ sıradan insanların gönlünü ârifin gönlüne nisbetle bedene benzetir[14] ve der ki: “Sen bende gönül var diyorsun ama gönül arşın üstünde olur. Halbuki sen aşağılardasın. Kara balçıkta su bulunduğunu herkes bilir. Fakat o su ile abdest alınmaz. Balçığın içinde su vardır ama o balçığa mağluptur, balçığın içinde kaybolmuştur. Sen de gönlüne “Bu da gönüldür” diyemezsin; çünkü senin gönlün kirli emellere, şehvete, hiddete, hırsına, dünya isteklerine mağlup olmuş; onların arasında kaybolup gitmiştir. Göklerden de üstün olan gönül abdalların, velilerin, insan-ı kamillerin yahut peygamberlerin gönülleridir. Onların gönülleri çamurdan, yani kirli isteklerden, günahlardan arınmış, temizlenmiş, saf bir hal almıştır. Manevi neşeleri arttıkça artmış ve coşmuştur.”[15]

Abdülkadir Geylani: “Mâsivâdan arınmış bir gönül marifetullah taliplerine Kâbe olur”[16] der. Tasavvuf ehli, insan-ı kamilin gönlünü Allah’ın yer yüzündeki hazinesi, ilâhî sırların mahzeni; hatta mülk aleminin mutasarrıfı olarak görür.[17] Vuslata ermenin yolu bu gönüllere girmektir. Böyle bir gönüle giren kimse Kabe’ye girenden üstündür. Bu yüzden Allah dostlarına ve erbab-ı dil olanlara “Bizi gönülden çıkarmayınız” denir. Ayrıca Fecr suresindeki “ Kullarımın içine gir”[18] ayeti “Onların gönüllerine gir, teveccühlerini kazan” şeklinde yorumlanmıştır.[19] Nitekim Yunus der ki:

Evliyanın gönlünden kesme şey’en lillahı,

Sana himmet ol eyler, göz ile kaşı değil.[20]

Gönlün gıdası olan marifet ile yitik malı olan hikmet kumaşı, ehl-i dilden elde edilir. Hırsıza ulaşıp yitik malı elde etmek için ehl-i dil olanların yardımına ihtiyaç vardır. Kör olan gönül, hırsız şeytanın izini bulamaz. Gönül eğitimi için bir gönle girmek ve bir gönül eri bulmak önemli bir şarttır. Yunus der ki:

Gönül erini önden, koma elden/ O kurtarır seni dürlü fiilden[21]

Mevlana gönül arınmasının gerçek bir gönül vasıtasıyla olabileceğini şöyle anlatır: “Ey kalbine güvenip “kalbim temizdir” diyen kişi! Senin kalbinin gerçekten temizlenmesi için bir velinin kalp havuzundan; yahut hakikat denizinden yardım istemen gerekir. Zira o ilahi yardım olmaz ise nasıl para harcandıkça azalırsa, senin sınırlı temizliğin de azalır ve kirlenir.”[22] “O kafirlik ve dindarlık yanından geç de gel, gir gönül fırınına; seyret de gör; aşıkların canları nasıl altın kesilmiş, aşk da kuyumcu dükkanı”[23]

Mevlânâ’nın gönül fırını dediği, insana aşk öğreten mürşidin gönlüdür. Bu gönlün en önemli özelliği oraya gireni değiştirip dönüştürmesidir. Bu değişim ve dönüşüm insanın değerine değer katmakta, adeta ondaki cevherleri ortaya çıkararak altın yapmaktadır.

Yine ona göre insan, mürşidle beraber oldukça çirkinlikten, kötülükten uzak olur, gemiye binmiş gibi gece gündüz Hakk’a doğru yol alırsın. Canlar bağışlayanın ruhani himayesi altında gemide yattığı halde ilerler. Kişi zamanın peygamber varisi mesabesinde olan velilerinden ayrılmamalı, kendi hünerine, kendi bilgisine güvenmemelidir. Arslan bile olsa kılavuzsuz yola çıkmamalı yoksa gurura kapılır, kendini görür, yoldan çıkar. “Aklını başına al, kendine gel de şeyhin kanatları ile uç, şeyhin yardımını gör, manevi ordusunu seyret.”[24] Bu yolda ilerlemek bir mürşid vasıtasıyla olmalıdır. Çünkü nefs ancak mürşidin himmeti sayesinde gönle gelen ilahi ilhamla kahrolur.”[25] Bu yüzden bir mürşidin gönlüne giren su ve toprak kaydından kurtulup can ve gönül sohbetine erer. Hak cânibine aşkla cezbolunup üns ve huzur katına girerek muradına vâsıl olur. Hz. Mevlânâ marifet gibi tecrübi, ahlak ve fazilet gibi konuların ancak üstad marifetiyle öğrenilebileceğini söyler:

“Can fenâ bilgisini bir başka candan beller

Bu bilgi ne defterden bellenir ne de dilden?[26]

Babam, doğruluk yolundaki amel nasıl üstadsız elde edilir?

Âlemdeki en aşağılık san’at bile üstadsız elde edilemezken![27]

Nefsi adam etmenin; onun esir edici tesirinden kurtulmanın  yolu, pîrin gölgesidir. O nefsi eğiten pirin eteğinden sımsıkı tutmak lâzım. Bunun bir adım sonrası gönlü Allah’a rabtedip Hakk’ta fani olmak ve her şeyi O’ndan ummaktır. Kur’an’daki “Attığın zaman sen değil, O attı.”[28] âyetindeki mânâyı anlayınca insan “Canlar cânını buldum, kovanım yağma olsun”, mertebesine erişir. Artık bu noktadan sonra onun elini tutan, yükünü taşıyan O’dur. Her an her nefes, O’nun feyzine mazhar olmaya çalışmak lazım. O’nun feyzine geç mazhar olmak ümidsizlik sebebi olmamalıdır. Çünkü o imhal eder, ama ihmal etmez.[29]

Sûfinin defteri harflerden meydana gelen bir karalama değildir. Aksine kar gibi bembeyaz ve tertemiz gönüldür. Âlimlerin azığı ve sermayesi kalemle yazdıkları eserlerdir. Sûfinin sermâyesi ise ayak izleridir. İnsanlara açtıkları çığır ve verdikleri örnektir.

Sûfilik yolundaki bir derviş, ceylânın ayak izlerini süren avcıya benzer. Avcı ceylanı sürerek ona yaklaşır. Yaklaştıkça avcıyı peşinden sürükleyen şey, ceylandan yayılan misk kokusudur. Misk kokusuyla yol almak elbette ayak izi sürerek yol almaktan daha hoştur. Mürşidinin ayak izine basarak yürüyen derviş, neticede ona muhabbet bağı ile bağlanır ve duyduğu mânevî koku ve hazlar onu ardınca sürükler.[30]

Gönlün gayb âlemine bakan bir penceresi vardır. Buna gönül gözü denir. Nitekim Hz. Peygamber’in: “Gözüm uyur ama kalbim aslâ uyumaz”[31] sözü buna işâret etmektedir. Gönül gözü gönlün berraklığı ile alakalıdır. Gönlü uyanık olanın gözü uyusa bile gönlünde binlerce göz açılır. Mevlana: “Gönlün uyandı mı güzelce uyu. Artık gözünden ne yedi kat gök kaybolur, ne de altı cihet?!” der.[32]

Gönül yüceliği kadar hassaslığı ile de bilinir.  Hadis-i Şerif’te “Allah Teala sizin sözlerinize ve suretlerinize değil, amellerinize ve kalplerinize bakar.”[33] buyurulur. Mevlana bu hadise atıfta bulunarak der ki: “Biz kalıba ve söze bakmayız, gönle bakarız. Kalp huşû sahibiyse ona bakarız. Çünkü gönül cevherdir. Söz söylemekse âriyet; maksad cevherdir.”[34]

Kalb aklın zıddı ve karşıtı değildir. Bir yere kadar akılla iç içedir. Metafizik konularda ve gayba aid bilgi alanında kalb aklı aşar. Bu alanda kalbin sezgisi esastır. Aklın faaliyet alanı kalbe göre daha dardır. Nitekim Gazzâli, kalbin bir nurla aydınlanması sayesinde aklın şüphelerinden kurtulduğunu söyler. Kudsi akıl ifadesiyle keşfi kasteder. Metafizik akıl nazar ve istidlal yoluyla, keşf ise tasfiye yöntemiyle elde edilir. İnsanın gönülde bulduğu vehbî olan mutlak bilgi “gönül ilhâmı” olarak değerlendirilir ve bu durum nazargâh-ı ilâhî olan gönül Hakk’a âgâh olunca gerçekleşebilir.[35] Sufilere göre agah gönlün etkileyici bir takım tasarrufları vardır. Rüya ve ilham yoluyla bazı bilgilere sahib olabileceği gibi güçlü şahsiyeti ile diğer gönülleri etkileyebilir.

II- EĞİTİMDE NESNEL OLARAK GÖNÜL

Tasavvufta ferdi anlamda eğitime konu olan gönüldür.“ Çünkü insan hayatı gönülle o kadar irtibatlıdır ki beş duyunun hepsinin aynı su deposuna bağlı musluklar gibi gönlün dileği ve emri ile iş gördükleri kabul edilir. Gönül isterse göz, görülebilecek şeylere; dünyaya, dünya nimetlerine bakar; gönül dilerse göz, mânâya ve ilâhî sırlara bakar. Gönül olmasa ten konuşmayı ne bilecek? Gönül olmasa beden araştırmadan ne anlar? Nasıl ki demiri çeken mıknatıs ise metafizik alanı cezbeden de gönüldür. Nur gönülden doğar, göze vurur, gönül olmasa göz hiçbir şeye yaramaz. Gökten gönüllere ilham niteliğinde mübarek bir su iner ki bu, dillere sadâkat olarak yansır.”[36]

Mevlana’ya göre “gönül” cevher, âlem ise arazdır. Gerçek varlığa göre gölge mesâbesinde olan âlem, gönlün gayesi haline gelmemelidir. Mala ve mevkie tutulan gönül, fani şeyler sevdasındadır. Oysa Allah’ın nazargahı olan gönlün  bunlara tutulması uygun değildir.[37] Hakk’ın, nur, zıyâ ve şuaından mahrum olan gönül, kabir ve mezar gibi sıkıcıdır. Böyle bir mezardan kurtulup Allah’ın ışık ve nûrunun aydınlattığı bir gönle sahip olmak gerekir.[38] Bunun yolu nedir? Bunun yolu gönlü imar etmektir. Gönül, kendine model aldığı; etkisine açık gönlün yanında onun ateşiyle ısınır, pişer ve nihayet yanar. Nitekim Mevlana, Şems ile tanışmazdan önceki halini “hamdım” diye tanımlamış; Şems’in gönlündeki ateşle “piştim ve yandım” demiştir. İnsanın yaratılış  gayesi, nazargah-ı ilâhi olan gönlü kâ’beleştirme, masivadan tecrîd ve Allah’a tahsis ile marifet-i ilahiyyeye ulaşmaktır. Bu bilginin yolu öğrenme, okuyup yazma değil,  nefs tezkiyesi, kalb tasfiyesi ve aşktır.

1- Gönül kapısının açılmasının birinci yolu tahliye, nefs tezkiyesi denilen riyazat ve mücahededir. Gönlü negatif tutku, duygu ve etkilerden arındırmaktır. Altın ve gümüş bağından kurtulup hür olmak tezkiyeye bağlıdır. Üzeri günah kiri ve cehâlet pası ile örtülü olan gönül gözü ancak riyâzat ve mücâhede ile temizlenerek mânevî âlemi ve oradaki gerçekleri görebilir. Gönül gözünün açılmasında nefs ve hevânın ellerinin bağlanmasının önemli rolü vardır. Hevânın akla uzanan elleri bağlanınca akıl mahkûm olmaktan çıkar, hâkim hâle gelir. Aklı ile hevâsına hâkim ve hisleri aklına mahkûm olan kimse uyanık iken bazı müşâhedelerde bulunur, kendisine gök kapıları açılır ve gönül gözü ile onları seyreder. Akıl böyle biri için kumandandır. Daha önce kendisine hâkim olan duygular, bu sefer mahkûm pozisyonundadır ve buyruk altına girmiştir.[39] Çünkü akıl şehvetin zıddıdır. Şehvete esir olan zavallıya, akıl denmez. Şehvetle beraber bulunan akıl, akıl değil; olsa olsa vehimdir. Akla göre vehim ise altına göre kalp para gibidir.[40]

Mücahede yolundaki insan gönül bahçesine musallat olan kötü sürgün mesabesindeki nefsânî ve şehevânî düşünceleri temizler, rûhânî ve rabbânî duygularla beslenmeye çalışır. Nefis insanın iç âleminin yolunu kesmese, varlık âleminde diğer yol kesiciler insana el uzatabilir mi? İçimizdeki yol kesici kötü memur konumundaki şehvet yüzünden gönül hırs ve tama öfkesine düşmektedir.[41] Bu yüzden Allah Rasûlü: “Düşmanların en kötüsü içinizdeki nefsinizdir”[42] buyurmuştur.

İnsan gönlü ilâhî menşeli olduğundan gıdası da Allah’ın nûrudur. Ona hayvan gıdası ve toprak lâyık değildir. Ancak gönül, sâfiyetini kaybedince bu gıdalara yönelmiş, gece gündüz aslı su ve toprak olan şeylerle beslenir olmuştur. İnsanoğlu tene yağlı ballı şeyler vermekle beslendiğini sanır. Oysa insanın hakikati ve cevheri bunlarla semirmez. İnsan tenini besledikçe yabancılık perdesi olan bedenini geliştirir ve uzaklığını artırır; gam ve elemini ziyâdeleştirir. Mevlana’ya göre süt ve bal düşünen gönlün, gönül olması revâ değildir. Çünkü sütün ve balın güzelliği, gönlün onlara aksiyle olur. Her güzellik gönülden gelir.[43] Gönül güzelliği âdetâ âb-ı hayat gibi her şeyin çıkış noktasıdır.[44]

Hırs ve tamah insanın dilini tutuk, gönlünü karanlık hale getirir. Tamahkar adamın makam ve altın hayali gözdeki kıl gibidir Mevlana’ya göre. Nasıl gözdeki kıl çok küçük ve ince olmasına rağmen gözü rahatsız eder ve görmeyi engellerse aynı şekilde tamahkarın makam ve altın sevdası kıl kadar basit bir şey olmasına rağmen gönül gözünü kapatır, görüşünü engeller. Hak aşıkı olan makam ve mal sevdasından geçmiş kimse ise hürdür. Hazine de versen onlara aldanıp esir olmaz. Çünkü gerçek sevgiliye kavuşma devletine eren kişinin gözünde bu dünya murdar bir şeyden ibarettir. Bu noktadaki bilgiye marifet, irfan, ilham, batınî ve ledünnî bilgi denir. Mevlânâ: “Bekçi uyusa da padişah uyanık olunca ne gam!”[45] sözleriyle gözü uyusa da gönlü gaflet uykusuna dalmayan irfan ehli kişilere işaret eder.” Gözleri açık fakat gönlü uykuda olan su ve toprak ehlinin gözü ne görebilir ki?” der ve gönül ehli olmayana uyumayıp gönül istemesini ve bunun için mücâhedeye girişmesini tavsiye eder .

Mücahedede başarıya ulaşmanın yolu sabır ilâcına devamdır Mevlânâ’ya göre. Çünkü sabır, gözlerin perdesini de gönüllerin penceresini de açar. Gönül aynası bir kere saf ve parlak hâle gelince insanın görüş ve anlayışı derinlik kazanır. Gönül gözüyle bakan, nakşı da görür Nakkâş’ı da.[46] Gönül aynası saf olunca insanın çirkin suratı güzelinden ayırdetme iktidarına sahip olur.[47] Görme işine ve özellikle de gönül gözü ile Allah’ın görülmesine yönelik sûfîyâne ifadeler, yakîni bir keyfiyetle Hakk’ın anlaşılması olarak da yorumlanabilir. Belki böylesi daha uygun bir yaklaşım olur. Nitekim Erzurumlu İbrahim Hakkı duyu organlarını da gönüllele irtibatlandırmakta ve şunları söylemektedir: “Kalbin gözü vardır, onunla görülmeyen alemi görür. Kulağı vardır, onunla gayb aleminin sözlerini duyar. Burnu vardır, onunla gaybî kokuları koklar. Tat alma duygusu vardır onunla imânın halavetini, irfan ve gönül lezzetini tadar.”[48]

2- Gönül kapısında durup açılmasını beklemenin ikinci yolu kalb tasfiyesi denilen taât ve ibâdetler sayesinde pozitif duygularla bezenmedir. Kıyas yoluyla tevhid ve mârifete ermek mümkün değildir. Hz. Mevlânâ der ki: “Kulluk et ey kendini bilmez, saçma sapan söylenme, çünkü tevhidin mânâsını kıyas yoluyla bilemezsin. Senin mânâ sandığın sûrettir. Sen kendince boşuna övünüp sevinirsin. Mânâ odur ki seni senden alır, sûretten müstağni kılar, seni kör ve sağır eder. İnsanı sûrete bir kat daha âşık eyleyen mânâ olamaz.[49]  Burada şu kudsi hadis hatıra gelmektedir: “Kulum Bana, en çok kendisine farz kıldığım şeylerle yakınlaşır. Bu yakınlaşma nafilelerle devam eder. Nihayet ben kulumu sevince de onun gören gözü, tutan eli …olurum”,[50]İbadet ve nafile amel bu tür arınma ve bezenmenin temel öğeleridir. Bunların başında zikir gelmektedir. Kalb zikir ile itmi’nana erip zikrin nuru kalbi kaplayınca gönül gözü aydınlanır ve insan görmesine engel olan şeyleri görmeye başlar. Gönül gözü açılanın kılavuza, sopaya benzeyen delile ihtiyacı kalmaz. İnsan gözden ibarettir. Geri kalan deridir, ceseddir. Göz ise ancak dostu görendir. Dostu görmeyen gözü sen göz sayma![51]

Görenin baş gözü değil, gönül gözü olduğunu Yunus da şöyle ifade eder:

Yunus şimdi sen Hakk’a er/ Dünü gün gönlün Hakk’a ver

Gönül gözü görmeyince/ Baş gözü görmeyiser.[52]

Huzûr ve mutluluk insanın gönlündedir. İnsanın tasası ve kederi gönlüyle alakalıdır. İnsan gönül gözünü yumunca kafa gözü açık olsa da tasalanır. Öyle diyor Mevlânâ: “Bil ki gönüldeki sıkıntı gönlünün iki gözünü de kapalı olmasındandır. Gönül gözü kıyasa sığmayan bir ışık arayıp durmaktadır. Gönlün o iki ebedî nûrun fırkati, seni tasalandırmaktadır. Gönül gözlerinin nûrunu koru!” İnsanda Hakk’ın nazargâhı ten değil gönüldür.[53]

Gönül tasfiyesinin nihai gayesi kalbin ihsan şuuruna ermesi ve sürekli Allah ile beraber olma bilincini yakalamasıdır. Gönül tasfiye edilince kalıp âtıl hale gelmez, aksine “ El karda gönül Yâr’da” anlayışı ile hareket edecek bir yetenek kazanır.

3- Gönül kapısını aralamanın üçüncü yolu aşk ve cezbedir. Aşk sönmeyen, ölmeyen, sürekli tazelenip yenilenen, yeniden yeniye, güzelden güzele giden bir ömür, bir hayattır. Aşkı arayan onu, yanık bir gönülle, çile, hakikat ve marifet sevgisinden dolayı yaş akıtan gözlerin yanında bulacaktır. Adlara tat veren aşktır. Aşk her türlü nefsani hastalığın ilacıdır. Aşk, Eflatun’un felsefeyle, Calinus’un tıbla yapamadığı ruhani ve cismani etkiyi insana yapacak güçtedir.[54] “Kainatta ne varsa aşktan ibarettir.”[55] Aşkla gönül birdir. Gönül Allah’ın hissedildiği yer, aşk da onu hisseden güçtür. Bu özelliği sebebiyle gönüldeki aşk, insanın motivasyon kaynağıdır. Aşk sayesinde topraktan yaratılan insanın cesedi efkaki olur, göklere çıkar.[56] Gönle aşkın doğması bir cezbenin oluşması demektir ki, insanı zorlanmadan hayra, ibadete, güzelliğe ve kendini ciddiye almaya çağırır. Bir dinamo gibi insanın kendi kendini ateşlemesini sağlar. Eğitimde bu tür bir iç motivasyon çok önemlidir. Bu olmadan Allah’a kulluğun, insanlara ilginin ve her türlü merakın sürekliliği sağlanamaz.

Gönlün hamlık ve kabalıktan kurtulması için aşk ateşinde yanması gerekir. Aşk ateşiyle yanan gönül, kil yerine gül, kavga yerine sevda dağıtır. Tehlike yerine güven verir. Aslolan yanıp yakılmaktır; aşk ateşine düşüp canda sevgiden bir ateş tutuşturmak ve sözü baştan başa yakmak onun yerine sâdece özü bırakmaktır. Bu da aşkın elemine dayanacak bir sabır ister. Böyle bir sabrı bulunmayan ise kanatsız kuş gibi olur.  Mevlana der ki: “A gönül, gir şu ateş potasına, bir güzel otur, bu ateşin te’siriyle demir bile ayna oldu. İbrahim altın gibi ateşe girince, ateş onun yüzünden gül bahçesi oldu. Ateşten yaseminler, güller bitti. Gönlünü şu kavgadan böyle bir sevdaya çekmezsen bu gönlü ne yapacaksın? Gel otur, söyle bana!”[57]

Akıl aşkın zıddıdır. Akıl ile aşk bir arada bulunmaz. Biri gelince öbürü gider. Akıl ile aşk su ile ateş gibidir. Aşk hasbîdir, sevgi ve sevgili uğruna insanı her şeyden geçirir, akıl ise hesâbidir, insana çıkar hesapları yaptırır. Kullukta bile insanı cennet arzusu ve cehennem kaygısı ile hareket ettirir. Aşk ise “Bana seni gerek seni” dedirtir. Çünkü aşıkın gözünde her şey Maşuk’tan ibarettir. Aşık adeta ölü, diri olan Maşuk’tur.

Âşık hiçbir şeye aldırmaz, akıllı ise fayda elde edeceği şeyi arar. Akıllı, san’atla iktifâ eder, âşık ve hayran ise san’atı görüp san’atkârı bulur. Hak aşıkı hanümanını, malını, mülkünü dağıtır ve derd çekmez. Tasavvuf litaretüründe Cebrail aklı, refref aşkı temsil eder. Aşk akıldan, âşık da akıllıdan üstündür. Mevlânâ’ya göre âşıkların mezhebi ve meşrebi aşktır.

Aşk şeriatı bütün dinlerden ayrıdır,

Âşıkların şeriatı da Allah’dır, mezhebi de[58]

Aşk kimseye ihtiyacı olmayan Allah’ın vasfıdır

Ondan başkasına aşık olmak ise ancak mecazdır.[59]

Gönül kapısının açılması için Mevlana, insanın doğuştan getirdiği kabiliyetlerin önemine işaret eder. Maddenin en küçük parçası olan atomun bile pek çok özellikleri vardır. İnsan bu özelliklerini bilerek eğitime gönüllü olmalıdır. Kendi arzu ve isteği ile böyle bir eğitime talip olmanın başarıyı artıracağı kesindir. O şöyle der: “Kendine gel kapıdaki benim işte. Aç kapıyı! Kapı kapamak razılık işi değildir. Her zerrenin gönlünde bir saray vardır. Fakat açmadıkça o kapı kapalı kalır sana. Tan yerini yarıp sabah aydınlığını ortaya çıkaran seherin Rabbi sensin. Yüzlerce kapı açar da gel dersin. Hayır, kapıdaki ben  değilim sensin. Yol ver, aç kendine kapıyı. Çakmak taşı ateşe geldi de dedi ki: A dilber, çık dışarıya, gel kucağıma benim. Şeklim şekline benzemez ama baştan başa senden ibaretim. Görünüşüm bir perdedir adeta. Fakat bana ulaşır, kavuşursan görünüşte de sen olurum, iç yüzde de sen. Bu kavuşmayla şeklim yok olur gider. [60]

Mutasavvıflar insanın aradığının potansiyel olarak içinde bulunduğu; gönül hazinesine erişildiğinde bilgi kaynağına ulaşılacağı kanaatindedir. Nitekim Mevlânâ der ki: “Sen hâlâ onu dışarıda arıyorsun. Süt sağılan yer sensin de sen başkalarından süt sağmasını bekliyorsun. Sende kıyısı, bucağı olmayan bir süt kaynağı var. Sen neden tulumda süt arıyorsun? Ey kuyudan su çeken, senin denize ulaşan bir deliğin var, kuyudan su çekmeye utanmıyor musun?[61]

“Önünde de sana yardım edecek su var, ardında da. Fakat kaynaklara ulaşman için önünde de bir sed var, ardında da. Ata binmişsin, fakat at arıyorsun?”[62]

“Başının üstünde bir sepet dolusu ekmek var, sen hâlâ şuraya, buraya koşup duruyor ekmek arıyorsun. Şaşkın mısın ne? Kendi başına uzan. Neden her kapıyı dövüp duruyorsun. Yürü gönül kapısını döv. Dizine kadar dereye girmişsin de kendinden gafilsin. Şundan bundan su isteyip duruyorsun”.[63]

Tasavvufî telâkkide insanlar arasındaki ilişkilerin karşılıklı elektrik ve sezgiye dayalı iletişimle gerçekleştiği kâbul edilir. Nitekim Mevlânâ, yavrusunun uyanması için çocuğunun burnuna dokunan annenin onunla gıda ihtiyâcı için iletişim kurduğunu, çocuğun ise açlığından habersiz uyuyakalacağını, süt muhabbetinin annesinin memesini ağrıttığı için uyandırmak istediğini söyler. Çünkü Allah kullarını can ve gönülle istenen bütün keremlere eriştirir.[64] Gönül her dosttan bir gıda ile gıdalanır her bilgiden bir lezzet alır. Ama insanın  gerçek gıdası nûr-ı ilâhidir.[65]

Gönlü olgunlaştırmanın yollarından biri de diğer gönüllere değer vermektir. Onları hor görmek ve yıkmak en büyük günah; yapmak ise en büyük sevaptır. Mevlana der ki: “Senin bir saman çöpü kadar değer vermediğin yıkık gönül, arştan da üstündür, kürsüden de, levhden de, kalemden de. Hor bile olsa gönlü hor tutma, o horluğu ile gene de pek üstündür. Yıkık gönül Allah’ın baktığı varlıktır. Onu yapan can ne kutludur. Kırılmış, iki yüz parça olmuş gönlü yapmak Allah katında hacdan da, umreden de değerlidir. Sen her kılında iki yüz dil olsa da söylesen gönül gene anlamaz.”[66]

Yunus der ki:

Bir kez gönül yıktın ise/ Bu kıldığın namaz değil,

Yetmiş iki millet dahi/ Elin yüzün yumaz değil.[67]

Gönül Çalab’ın tahtı/ Çalap gönüle baktı

İki cihan bedbahtı/ Kim gönül yıkar ise.[68]

Gönül eğitimi değirmen benzetmesi ile anlatılır. Gönül buğdaya, insan değirmene, beden taşa, düşünceler de suya benzetilir.[69] Gönül değirmendeki buğdaydır. O insanlığa hayat veren gıdadır. Değirmen taşı olan beden, buğday mesabesindeki gönlü ezmekle ona çile çektirmektedir. Un haline gelen buğday incelmekte ve benlik ve gururdan  kurtulmaktadır. Su ise düşünceleri temsil  etmektedir. Susuz değirmen dönmez.[70]

NETİCE

Eğitimde insanda bulunan dört istidâddan bahsedilir. Bunlar da: İrâde kuvveti, muhâkeme açıklığı, ince duygu ve rûhun derinden harekete geçirilmesidir.[71] Bunlardan irade, duygu ve ruhun harekete geçirilmesi tasavvufun da ilgi alanına girmektedir. Sırasıyla değerlendirecek olursak:

a- İrâde kuvveti: İrâde eğitiminin amacı, insan tabiatını yüksek değerlere uygun hâle getirmektir. İrâde eğitiminin tasavvuf kültüründeki karşılığı nefs terbiyesidir. Nefs, insanın özbenliği anlamına geldiği gibi, insandaki kötü sıfatların merkezi anlamına da gelmektedir. Nefs kötülüğü emreder hâlden, hayır ve takvâ ilhâm eden konuma gelince tezkiye edilmiş; arınmış sayılır.[72] Arıtılan nefs, kişinin iyi ve doğru olanda karar kılmasını; istikrar üzre olmasını sağlar.

b- Muhâkeme açıklığı: Olaylar, insanlar, varlık, âlem ve bütün kâinât, akıl ve idrâk sâhibi insanoğlunun doğumundan itibâren ilgi alanıdır. İnsanın çevreyle tanışması ve iletişim kurması, kâinatı ve olayları okumasıyla başlar. Olayları okumanın yolu, berrak bir zihin ve basîretle âleme ve olaylara bakmaktır. Kur’an’da akıl sâhiplerini bu türden bir ilgiye sevk eden ve insanı muhâkeme yürütmeye teşvik eden pek çok âyet vardır. Özellikle “ülü’l-elbâb” kavramı Kur’an’da imanlı ve kavrayışlı akıl ehli için kullanılmıştır. Muhâkeme ve tefekkür insana san’attan san’atkâra; eserden müessire giden yolda kâinatı ve rabbını tanımayı öğretir. Tasavvuftaki muhâsebe, murakabe ve tefekkür ile ilgili terbiyevî tâlimâtlar bu mânâdaki tavsiyelerdir. Nitekim Kur’an’da derin, ince ve yararlı bilgi anlamında hikmet kavramı kullanılmıştır. Hikmetin özelliklerini tam olarak kavrayabilecek olanlar  ülü’l-elbâb’dır: “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri (ülü’l-elbâb) bundan ibret alır.”[73]Tasavvufta tefekkür, insanları ve olayları okuma, merkezden muhite doğru, şahsın önce kendisinden âleme, âlemden âlemlerin rabbına doğrudur. Nitekim Kur’an’daki İbrahim kıssasında bunun yolu bütün açıklığı ile anlatılmaktadır.[74]

c- İnce duygu: Sempati içgüdüsünün harekete geçmesi olarak tanımlanan ince duygu, bir bakıma duygusal zekâ ve empati diye de adlandırılabilir. Empati, insan karakterinin karşısındakini anlaması, algılaması ve kendisini onun yerine koyması, onunla kalbî iletişim kurmasıdır. Bunun kültürümüzdeki karşılığı merhamet ve sevgiye dayalı duygu yoğunluğudur: “Allah Rasûlü’ne verilen ve yumuşaklık ve yufka yürekliliğin kaynağı olan rahmettir.”[75] Tasavvufta Yaratılanı Yaratanından ötürü sevmek olarak özetlenen bu duygu, gönül merkezli bir sevgi dünyası kurmaktır.

d- Ruhun derinden harekete geçirilmesi: Bizim kültürümüzde “aşk ve cezbe” denilen şeydir bu. Aşk ve cezbe, insandaki irâdeye etki eden bir iç kuvvettir. İnsan davranışlarını, iç karşı koymaya karşı yönlendiren bir iç çekim gücü, ya da iç motivasyondur.  Hareket, ibâdet ve davranışlarda gerekli olan enerjinin insanın iç dünyasında üretilmesi sonucu insanda herhangi bir zorlanma yaşamadan oluşan içten bir yöneliştir. Aşk ya da cezbe, ilâhî-vehbî bir çekiliş, Hakk katına; iş cihetine süzülüştür. Mesleğinin âşıkı, işinin muhibbi, ibâdet ve hizmetinin tutkunu insanların içindeki ateşin adı aşk ve cezbedir. Aşk ve cezbe sâyesinde insanlar işlerini “tav’an”; yâni isteyerek ve hazla yaparlar.

Eğitimde gönül faktörü özellikle iradi ve toplumsal alandaki ferdi faaliyetlerde önemli bir motif olarak karşımıza çıkmaktadır. Sevgi ve şefkate dayalı sosyal iletişim eğitimde hem karşılıklı güveni, hem de özgüveni sağlamaya etki etmektedir. Aşk ve gönül kavramlarını vurgulu biçimde kullanan Mevlana ve Yunus’un yaşadıkları dönemdeki sosyal kargaşa, bugün de kavrama olan ihtiyacı hatırlatmaktadır.[76]


[1] İstanbul, 1975, s. 78-82
[2] el-Hacc, 22/46
[3]  bkz. Bursevi, Temamu’l-feyz, thk. Ali Namlı, Basılmamış Master Tezi, İstanbul 1994 s. 47
[4] bkz. İbn Manzur, Lisânu’l-arab, Beyrut, ts., XI, 458; Firuzabadi, el-Kâmusu’l-muhît, Beyrut, 1987, s. 1336; Asım Ef, Kâmus Tercümesi, Beyrut, 1987, III, 1446-1447
[5] Mevlânâ, Mesnevî, (trc. Şefik Can) İstanbul, 1997, III, 345, b. 4310 vd.
[6]a.e., IV, 483, b. 1408
[7]a.e., IV, 483, b. 1407-1411
[8]a..e., IV, 472-473, b. 1256-1264
[9]Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, Beyrut, II, 99
[10] Kalb konusu için bk. Muhâsibî, er-Riâye, (109,115,120,136 197,291) Hakim Tirmizî, Beyânü’l-fark beyne’s-sadr ve’l-kalb ve’l-fuâd ve’l-lübb, Kahire 1954; Gazâlî, İhyâ III, 113; Sühreverdi, Avârifu’l-maârif; Kâhire,1973, s. 407 vd., İbn Arabî, el-Fütühâtü’l-Mekkiyye, Beyrut, I, 101-102
[11] Mesnevî, III, 196, b. 2270-2273
[12] el-Hıcr, 15/29; el-Enbiya, 21/91
[13] bk. a.e.III, 194, b. 2243-2246
[14]a.e., II, 323, b.839
[15]a.e., III, 194, b.2245-49
[16]el-Fethü’Rabbani, Beyrut ts. Daru’l-elbab s.101
[17]a.e., s.101
[18]el-Fecr, 89/29
[19]Tahirul Mevlevi, Şerh-i Mesnevi, IV, 1265
[20] Yunus Emre, Divan ve Risaletü’n-nushiyye, nşr. A. Gölpınarlı, İstanbul 1991, s.204
[21] a.e., s. 35
[22] Mesnevi, II, b.1365
[23] Mevlânâ, Divan-ı kebir, trc., A. Gölpınarlı, Eskişehir 1992, VII, 162, b. 2051
[24] Mesnevi, IV, 419, b.540-44
[25] a.e., III, 202, b.2560
[26] a.e.,, V, 92, 1064-67
[27] a.e., V, 91, 1053-54
[28] el-Enfâl, 8/17
[29] bk. Mesnevî, II, 448-49, 2528-32
[30] bk. a.e., II, 276, 61-64
[31] Buhârî, Teheccüd, 16;; Müslim, Müsâfirin, 125; Ebû Dâvud, Tahâvet, 79; Tirmizi, Mevâkit, 208; Nesâî, Leyl, 36
[32] Mesnevî, III, 896, 1222-1225
[33] Müslim, Birr, 32; İbn Mâce, Zühd, 9; İbn Hanbel, II, 285
[34] Mesnevî, II,
[35]bk. a.e., IV, 519, b. 1852
[36] bk. a.e., III, 346, b. 4315
[37] a.e., III, 195, b. 2261
[38]a.e., II, 492, b. 3129-3134
[39] Mesnevî, III, 157, b. 1829-34
[40] a.e., IV, 548, b.  2301-2303
[41] a.e., III, 325, 4063-4065
[42] Keşfü’l-hafâ, I, 143 Hadis: 412
[43] Mesnevî, III, 193, b. 2264-65
[44] a.e., II. 311, b. 715-717
[45] a.e., III, 89, b. 1226-1228
[46]  a.e., II, 89, b. 7174
[47] a.e., b. 2063
[48] Marifetname, İstanbul, 1330, s.287
[49] a.e., II, 311, b. 720-21
[50] Buhari. Rikak, 38
[51] a.e., I, 107, b. 1406
[52] Divan, s.55
[53] bk. Mesnevî, II, 323, b. 836-839
[54] Tahiru’l-Mevlevi, Şerh-i Mesnevi, İstanbul 1963, s. 78-79
[55]Divan-ı kebir, II, 453, b.3541
[56] Mesnevi, I, 15, b.25
[57] Divan-ı kebir, V, 467, b.6397-99
[58] Mesnevî, II, 398, b. 1768
[59] a.e., VI, 408,  b. 971
[60]Divan-ı kebir, V,11, b.120-6
[61] Mesnevî, V, 93, b. 1068-1070
[62] a.e. V, 93, b. 1076-1078
[63]a.e., V, 93, b. 1072-75
[64]a.e., II, 286, b. 362-63
[65]a.e., II, 342-343, b. 1083-1085
[66] Divân-i kebir, VII, 609 b.8077-88
[67] Divan, s. 205
[68] Divan, s.139
[69] bkz. Divan-ı kebir, IV, 142, b.1279
[70] Dr. Mustafa Usta, Divân-ı Kebir’de Mevlânâ’nın Eğitim Görüşü, İstanbul, 1995, s., 55, 142-149;
[71] H. Mahmud Çamdibi, Gazzâli’de Şahsiyet Terbiyesi, İstanbul, 1983
[72] bk. eş-Şems, 91/8
[73] el-Bakara, 2/269
[74] el-En’âm, 6/74-78
[75] Âl-i İmran, 3/159
[76] Kalb konusunda  geniş bilgi için bk., Adem Ergül, Kur’an ve Sünnet Işığında Kalbî Hayat, İstanbul, 2000, s., 142-163.