Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz

DERGÂH DERGİSİ / RÖPORTAJ

“Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin”
Derdi olmayan merhametli olamaz

H. Kâmil Yılmaz: 1952’de İzmit/Karaabdülbaki’de doğdu. 1963’te Akmeşe Bölge İlkokulunu, 1970’te Adapazarı İmam-Hatip Lisesini bitirdi. Yüksek tahsilini 1974’te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde tamamladı. Bakırköy Şenlikköy Ortaokulunda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmenliği, Gaziosmanpaşa İmam-Hatip Lisesinde meslek dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı. 1 Şubat 1977’de İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde Tasavvuf Tarihi asistanı olarak göreve başladı.

“Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin”
Derdi olmayan merhametli olamaz

H. Kâmil Yılmaz: 1952’de İzmit/Karaabdülbaki’de doğdu. 1963’te Akmeşe Bölge İlkokulunu, 1970’te Adapazarı İmam-Hatip Lisesini bitirdi. Yüksek tahsilini 1974’te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde tamamladı. Bakırköy Şenlikköy Ortaokulunda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmenliği, Gaziosmanpaşa İmam-Hatip Lisesinde meslek dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı. 1 Şubat 1977’de İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde Tasavvuf Tarihi asistanı olarak göreve başladı. Mayıs 1983’te M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde Aziz Mahmud Hüdayî ve Celvetiyye Tarikatı adlı çalışmasıyla “Doktor” unvanını aldı. Aynı yıl “Yardımcı Doçent” oldu. 1986-1987 arasında bir yıl süreyle sahasında araştırmalar yapmak ve incelemelerde bulunmak üzere Mısır’a gitti. 1989’da “Doçent”, 1996’da ise “Profesör” oldu.
Neşredilmiş yirmi beş kadar eseri, muhtelif dergilerde yayınlanmış makaleleri, ansiklopedi maddeleri, ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli bilimsel toplantılarda sunulmuş pek çok tebliğleri bulunmaktadır. Eserlerinden ve makalelerinden bir kısmı İngilizce, Rusça, İtalyanca, Macarca ve Arnavutça’ya tercüme edilmiş, Kazak ve Azerî Türkçesine uyarlanmıştır.
30 Aralık 2010’da M. Ü. İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyeliğinden Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı görevine atandı ve hâlen bu görevi sürdürmektedir. Evli ve beş çocuk babasıdır.

 

Dergâh: Muhterem Hocam, Diyanet İşleri Başkanlığı, bu yıl Kutlu Doğum Haftasının temasını “Hz. Peygamber ve Merhamet Eğitimi” olarak açıkladı. Neden böyle bir tercihte bulunuldu? Kutlu Doğum Haftası bu yıl çok canlı bir şekilde kutlandı. Birçok program düzenlendi, etkinlikler gerçekleştirildi. Yapılan çalışmalarla ilgili kısaca bilgi verir misiniz?

H. Kâmil Yılmaz: İnsanlık XIX. ve XX. yüzyılın başından itibaren çok yoğun şekilde fizikî dünyaya yöneldik. Pozitivizm ve materyalizmin etkisi ve katkısıyla çok ciddî şekilde insanlık o yöne meyletti. Hatta “dinlerin vaat ettiği cennet dünyadadır, insan cenneti bu dünyada görecektir” gibi ifade ve yaklaşımlar, seküler mantıkla insanı dünyevîleştirdi ve maddecileştirdi. Tabiî bu durum insanın bir tarafının ihmal edilmesi ya da bir boyutunun hormonlu gibi daha fazla gelişmesi neticesini doğurdu. Günümüz dünyası artık soğuyan bir gezegen hâline geldi. İnsanlar artık merhametten, şefkatten uzaklaşmaya başladı. Şiddet sarmalı artık her tarafı kuşatmış vaziyette. Ayrıca merhametsizlikle kodlanan bu dünyada bireyselcilik, ferdiyetçilik doğmuştur. Her koyun kendi bacağından asılmakta, gemisini kurtaran kaptan sayılmakta ve merhametten maraz doğmaktadır. Aslında merhametten maraz doğmaz. Çünkü sevgi, şefkat ve merhamet, insana saygının, hatta ondan da önce insanın kendisine saygısının bir göstergesidir. İnsan bu âlemde ve öbür âlemde ne ekerse onu biçer. Sevgi, merhamet ve şefkatten mahrumiyet, insana acı çektiren ve onu ateşler içinde kıvrandıran bir hastalık gibidir. Öyleyse maraz ve hastalık merhametten değil, merhametsizlikten doğmaktadır.
Şefkat, merhamet ve maneviyat duygusundan mahrumiyet, insanı canavarlaştırır. Bazen canavar ruhlu insanlar toplumsal kabullerin arkasına kolayca sığınabilmekte ve “merhametten maraz doğar” deyip canavarlığına bahane üretebilmektedir. Gözyaşını bulmak için ağlayanların yanına varmak gerekir. Yetim, fakir ve mazlumların hâllerine şefkat ve merhamet etmek gerekir. Gözyaşını bu tür insanların yanına varıp hâllerine muttali olarak dertlerine katılmak ve kendilerine hoş muamele etmekle bulabiliriz. Çünkü Allah’ın rahmetine kavuşmak garip, çaresiz, kimsesiz, dermandan düşmüş acizlere merhametle mümkün olur. Böylesine yüceltilen merhametten hastalık manasına maraz değil, olsa olsa rıza ve hoşnutluk anlamına “merzat” doğar.
Merhametten uzaklaşan günümüz insanı manevî buhranlar yaşamaktadır. Çocuk oyunlarından, insanların birbirleriyle olan ilişkilerine, çevre kirliliğinden hayvanların nesillerine zarar vermeye kadar uzanan merhamet yoksunu tavırla karşı karşıya kaldık. Bu yüzden Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu yıl Kutlu Doğum Haftasının temasını “Hz. Peygamber ve Merhamet Eğitimi” olarak ilân ettik. Gerek Diyanet İşleri Başkanlığı olarak, gerekse yerelde il ve ilçe müftülüklerimiz bünyesinde programlar düzenledi. İlk programımızı İstanbul Sinan Erdem Spor Salonunda gerçekleştirdik. Halkımızın çok yoğun bir katılımı oldu. Salonda on beş bini aşkın insan vardı. Açılış programının ardından Diyarbakır, Trabzon ve Mersin illerinde stadyumlarda on binlerin katıldığı programlar düzenlendi. Her il ve ilçemizde müftülerimizin büyük gayretleriyle gerçekleştirilen ve halkımızın çok yoğun bir şekilde katılım sağladığı programlar yapıldı. Bu programlarda şunları gördük: Halkımızın Hz. Peygamber adına yapılan her etkinliğe ve büyük bir ilgisi var.

Dergâh: Seçilen konunun insanların yoğun ilgi göstermesinde bir etkisi olmuş mudur?

H. Kâmil Yılmaz: Elbette olmuştur. Konu Hz. Peygamber ve merhameti olunca insanlarımızın büyük bir teveccühü olmuştur diye düşünüyorum. Ben Trabzon ve Mersin’deki stadyum programlarına katıldım. Gerçekten binlerce insanın buraya katılması, dinlemesi, programı sonuna kadar takip etmesi bence çok önemlidir. Keza gittiğim Kocaeli, Osmaniye ve Giresun’da da hep bir ilgiyle karşılaştık. Bütün bunlar Hz. Peygambere duyulan özlemdir, onun merhametine şefkatine olan hasrettir.

Dergâh: Muhterem hocam merhameti nasıl anlamak lazım?

H. Kâmil Yılmaz: Merhameti Allah’ın cemal sıfatlarından sayılan Rahman isminin mazharı olarak zuhura gelen, evreni kuşatan, hayatı yönlendiren en önemli güç; ilahî, ruhanî ve manevî bir duygu olarak anlayabiliriz. Ruhî hayatımızdaki rikkat ve inceliğin, muhabbet ve sevginin sebebidir ayrıca merhamet. Hayatı besleyen en büyük ilahî ve rahmanî damardır bence. Manevî hayatımızda merhametin ürünü muhabbet, tezahürü rikkattir. Merhametin olduğu yerde davranışlarda rikkat zuhura gelir ve böyle bir kişi kalbi kıvama eren kişidir. Dolayısıyla merhamet kalp ile irtibatlı bir hususiyettir.

Dergâh: Kalp ile irtibatlı olması çok önemli.

H. Kâmil Yılmaz: Evet, tabiî. Gönül huzuruna ermenin bir yolu, ayrık otları temizlenen kalbi düzgün bir ibadet, taat ve hasbî hizmet duygularıyla bezemek, böylece gönle Allah’ı tazim ve yaratılanlara şefkat ve merhamet duygularını egemen kılmaktır. Merhamet kalbin kasvetten uzak ve selim olduğunu gösteren bir özelliktir. Kalbin, kasvetten kurtularak selim olması merhametle alakalıdır. Zira merhamet Allah’ın Rahman isminin tecellisinden pay, gönül ile Rahman arasındaki irtibattan nasip almaktır. Kâinatın düzeni de merhamet ve sevgiye dayanır. Sevginin temelidir şefkat ve merhamet. Merhamet olmayan yerde sevgiden, sevgi olmayan yerde şefkatten bahsedilemez. Bunlar birbirini bütünleyen şeylerdir. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim, Peygamberimizi rahmet peygamberi olarak takdim etmektedir. Şefkat ve merhamet, kalbin ve insanî ruhun temel karakteristik özelliklerindendir. Kalp iman nurunun dinamosu gibidir. Oraya iman girince insan gönlünü ateşleyip aydınlatacak elektriği kendi kendine üretmeye başlar. Şefkat ve merhamet bir kalp eylemidir; zekâ ürünü değildir. Meselâ birçok zeki insan vardır, ama şefkat ve merhametten nasipsizdir. Sadistler ve seri katiller insandır, ama kalpleri yok gibidir, çünkü kalplerinde merhamet ve şefkatten eser yoktur.

Dergâh: Kur’an-ı Kerim tarafından Hz. Peygamberin rahmet peygamberi olarak takdim edilmesini nasıl anlamak gerekiyor?

H. Kâmil Yılmaz: Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber, âlemşümul rahmetin biricik temsilcisi olduğundan sadece bir bölgenin, bir yörenin, bir iklimin ve bir ırkın değil, topyekûn insanlığın şefkat ve merhamet ocağıdır. Muhammedî şefkat ve merhamet umumîdir. Yaratılan her varlığı, Hakkın kudret tecellisine mazhar her şeyi kuşatmaktadır. Rahmet peygamberi özelliğini böyle anlamalıyız. Çünkü Allah, peygamberini bu duyarlılıkta yaratmıştır. Onun her şeye şamil olan âlemşümul merhameti, rahmeti ve insanî şefkati en çok beşerî münasebetlerde ortaya çıkmakla birlikte hayvanlar, bitkiler ile canlı ve cansız varlıklara varıncaya kadar her şeyi kapsamaktadır. Onun insanî ilişkilerini incelediğimiz zaman merhamet ve şefkatin en şahika örneklerini görürüz. Çünkü Allah Rasulünün insanî ilişkilerinin zemini merhamet ve şefkattir. İnsanların yanlışlık ve taşkınlıklarına hoşgörüyle mukabele etmesi bu özelliğinin bir neticesidir. Zira onun hayatı İslâm’ın bir özeti, Kur’an-ı Kerim’in yaşayan hâlidir. İslâm’ın merhametle alâkalı tarifi bu açından önemlidir: “Allah’ın emrini ta’zim ile haşyet; onun yaratıklarına merhamet.”

Dergâh: Her Müslüman, hatta her insan bir merhamet elçisi o zaman.

H. Kâmil Yılmaz: Evet, insanoğlu bu âleme önce kendi gönlünü imar etmeye, ardından gönüller imarına gelmiştir. Gönlünde şefkat ve merhamet bulunmayan kimsenin başka gönülleri imar etmesi mümkün değildir. Uyuyan, uyuyanı nasıl uyandırabilir ki? Uyandırmak derdinde olan insan önce kendisi uyanmalıdır. Allah Rasulü bu manada engin gönlüyle ve diri kalbiyle ashabını ilmek ilmek, motif motif işlemiş onları merhamet ve şefkat önderi, sevgi eri sevdalı insanlar hâline getirmiştir. Bu yüzden ashâbına zaman zaman, “Bugün bir hasta ziyaret eden var mı? Bugün bir yetimin başını okşayan var mı? Bugün bir cenaze teşyi eden var mı?” diye sorardı.
Muhammedî şefkat ve merhamet insana âlemdeki tecellileri cemal ve celâl boyutuyla kavrayıp kuşatmayı ve bunun sonucunda Allah’tan gelen acılardan burukluk duymamayı bahşeder:

Hoştur bana senden gelen
Ya gonca gül, yahud diken
Ya hil’at ü yahud kefen
Lutfun da hoş kahrın da hoş

diyen sufi şair aslında bunu anlatmaktadır.

Dergâh: Hz. Peygamberin insanî ilişkilerinden bahsettik. Hz. Peygamberin 23 yıllık gibi bir zamanda yüz binlerce insana ulaşması beşerî ilişkilerindeki merhamet ve şefkatle mi alâkalıdır?

H. Kâmil Yılmaz: Elbette bu çok önemli bir husus. Zira insanî ilişkilerin nirengi noktası, karşısındakinin farkına varmak ve onun da insan olduğu duygusuna ermektir. Yani sadece “kendi” merkezli yaşamak, “ben merkezli” düşünmek ve karşısındakileri hiçe sayıp görmezden gelmek insanî ilişkilerin en önemli zaaf noktasıdır. Beşerî münasebetler, insan ilişkileri ve kişisel gelişimle ilgilenenler diyorlar ki, insanî ilişkilerin temel noktası “empati” denilen kendisini karşısındakinin yerine koyma prensibidir. Bu açıdan baktığımızda Allah Rasulünün yüksek şahsiyetinde bu özelliğin çok çarpıcı örneklerini görürüz.

Dergâh: Empatiyi merhametin bir boyutu olarak anlayabiliriz o zaman.

H. Kâmil Yılmaz: Elbette. Beşerî ilişkilerde empatinin en önemli vasfı yumuşaklıktır; yani merhamettir. Peygamberimiz de bu özelliği sebebiyle insanların kabulüne mazhar olmuş, insanların gönlünde taht kurmuştur. Zaten beşerî münasebetlerde insanları etkileyen deha ve zekâ değil, karakter ve tutarlı şahsiyettir. Allah Rasulünün yakın çevresinde bulunan aile fertlerinden başlayarak bütün ashabına ve topyekûn insanlara karşı şefkat ve merhametle davrandığını, hiç kimseyi asla incitmediğini görüyoruz. Gördüğü yanlışlar ve hatalar karşısında insanları uyarırken “galat-ı ru’yeti” kendine izafe ederek; yani kendisinin yanlış görmüş olabileceğini söyleyerek derdi ki: “Bana ne oluyor ki ben bazı kardeşlerimi şu şu hâllerde görüyorum.” Bu ifadeleriyle, “Kardeşlerim böyle yapmaz, ben herhâlde yanlış görüyorum.” demek isterdi. Tabiî onun bu özellikleri ilk olarak aile hayatından başlar. Ailedeki bu tavrı bütün topluma da sergiliyordu. Bugün dünya üzerinde yaşayan kadınların yarısı eşlerinden şiddet görüyor. Bunun sebebi merhametsizliktir, Hz. Peygamberin merhametinden nasip alamamaktır.

Dergâh: Ailedeki muameleler bütün hayatın bir özetidir sanırım.

H. Kâmil Yılmaz: Çok haklısınız. Çünkü insanın “olduğu gibi göründüğü yer” ailesinin yanıdır. Hiç kimse ailesinin içinde, olduğundan fazla görünme ihtiyacı hissetmediği gibi böyle bir şansa da sahip değildir. İnsanların insanî ve ahlâkî özelliklerini en iyi bilenler, içinde yaşadıkları aile fertleridir. Bu açıdan Hz. Peygamberin beşerî ilişkileri hakkında eşleri, çocukları ve hizmetçilerinin tespit ve değerlendirmeleri büyük önem arz etmektedir. İlk eşi Hz. Hatice validemiz onun hakkında, “Sen yakınlık bağlarına saygı gösterir, kimsenin hakkına tecavüz etmezsin.” der. Hz. Aişe validemiz ahlâkını Kur’an olarak gördüğü Allah Rasulünü şu lâfızlarla anlattırdı: “O evinde ayakkabılarını tamir eden, söküğünü diken, önüne konursa yiyen, değilse asla istemeyen, insanların kusurlarını bağışlayan bir insandı.”
Torunları Hasan ve Hüseyin ile Zeyd’in oğlu Üsame’yi kucağına alarak, okşayıp iltifat ederek gösterdiği şefkat tavrı, ondaki merhamet duygusunun bir başka tezahürüdür. Hatta onu çocukları ve torunlarını öperken gören bir bedevi taaccüp ederek, “Yâ Rasulallah! Siz çocuklarınızı öper sever misiniz? Biz çocuklarımızı öpüp okşamayız.” dedi. Efendimiz de, “Allah senin gönlünden merhamet ve şefkati almışsa ben ne yapabilirim?” diye cevap vermişti.
On yıl kadar hizmetinde bulunan Enes’in (r.a.): “Beni yaptığım ve yapmadığım şeyler sebebiyle hiç azarlamadı.” sözü, onun hoşgörü ve merhametini gösterir. Hz. Zeyd b. Hârise’nin onun yanında bulunmayı, baba ocağına tercih edişi ve babasının davetine rağmen onun yanında kalmayı istemesi onun insanların kişiliklerine gösterdiği saygıyı ifade eder.

Dergâh: Hz. Peygamberin ailedeki bu merhamet ve şefkatini toplumsal ilişkilerde ve devlet yönetiminde de görüyoruz. Değil mi?

H. Kâmil Yılmaz: Evet, Allah Rasulü toplum hayatında muallim ve mürşit olarak inananlara karşı da inanmayanlara karşı da merhametli olduğu gibi devlet başkanı olarak inananlara karşı da, inanamayanlara karşı da merhametliydi. Mekke onun çok sevdiği yurduydu. O kendisini Mekke’den çıkaranları; hatta hicrette yakalamak üzere iken kumlara saplanan Sürâka’yı, kendisini Mekke’den çıkartan Ebû Süfyan’ı ve eşi Hind’i, Hamza’yı öldüren Vahşî’yi hep affetti.
Peygamber Efendimiz Huneyn dönüşünde müezzinine ezan okutmuştu. O sırada orada bulunan Ebû Mahzûre bir grup arkadaşlarıyla birlikte okunan ezan lâfızlarını alaylı bir şekilde yüksek sesle tekrarlamışlardı. Sesleri duyan Allah Rasulü o sırada onlara bağırıp, çağırıp azarlamak yerine, “Yüksek sesle ezanı tekrarlayan hanginizdi.” diye sordu. Arkadaşları Ebû Mahzûre’yi gösterdiler. Onu yanına çağırarak ezan okumasını öğretti ve eline bir kese gümüş vererek Mekke’ye müezzin tayin etti.
Merhamet ile muhabbet ayrı ayrı şeylerdir. İnsanoğlu herkese karşı merhamet ve şefkatle mükellef olduğu hâlde muhabbetle mükellef değildir. İnsan olarak kâfir ve inançsız kimseye de acırız, ama onları sevmek zorunda değiliz.

Dergâh: Onun inananlara, Müslümanlara merhameti nasıldı?

H. Kâmil Yılmaz: O inananlara çok düşkündü. Bu düşkünlüğü sebebiyle onların her türlü acıları ve sancıları ile sevinçlerini paylaşıyor, onlara danışıyordu. Onun anlayışına göre güneşin doğduğu yerde bulunan Müslümanın ayağına batan diken güneşin battığı yerdeki Müslümanın ayağını sızlatmalıydı. Bu Müslümanın iman göstergesidir.
İnsanların kusurlarını asla yüzlerine vurmaz, onları azarlayıp ayıplamazdı. Mescide bevletmek gibi tabiî ihtiyacını görmek isteyen bedeviye müdahale etmeye kalkışanlara bile mani olmuş ve “Bırakın hacetini görsün.” buyurmuştu. Ardından da o mahalli bir kova su döktürerek temizletmişti. İşte bu tavırların bir temel sebebi vardı: Merhamet.
Gençliğin verdiği taşkınlık ve şaşkınlıkla kendisinden zina etmek için izin isteyen genci azarlayıp ayıplamak yerine ikna yöntemini seçiyor. Gence, “Böyle bir fiilin annesine, bacısına, teyzesine vs. yapılmasından memnun olup olmayacağını” soruyor ve gönlündeki bu meyli önce sual ve ikna ile ardından nazar ve dua ile bertaraf ediyor.

Dergâh: Bu tavır ve tutumlar hep örnek alınıyor veya çok dikkat çekiyor.

H. Kâmil Yılmaz: Evet. Çünkü Hz. Peygamber mükemmel bir karaktere sahipti. İnsanlar dehaya hayrandırlar, ama karakterin peşinden giderler. Bu karakter özelliği sebebiyle kısa bir zamanda yüz binlerce insan Allah Rasulünün takipçisi oldu. Allah Rasulü kendisine yapılan her türlü haksızlık ve yanlışa karşı bile olgunlukla mukabele eder, insanların hatalarını bağışlardı. Meselâ bir ganimet dağıtımı sırasında kendisinden develerinin ganimetle doldurulmasını isteyen ve bunu talep ederken Allah Rasulünün yakasına yapışıp cübbesinin iplerinden tutup boynunda iz bırakacak kadar çeken ve ardından, “Babanın malını vermiyorsun, develerimi ganimet malıyla doldur.” deme küstahlığında bulunan bedeviye bile tebessüm ederek talebini yerine getirmiş ve onu bağışlamıştı.
Bence bu tavır çok önemlidir. Zira haddini bilmeyen, sınırı aşan insanlarla ilişkide sürekli merhametle davranıp incinmemek ve incitmemek zor bir iştir. Hatta denilebilir ki incinmemek incitmemekten daha da zordur. Çünkü incitmemek eldedir. Elinize, dilinize, gözünüze sahip olursunuz, kendinizi frenlersiniz ve insanları incitmeyebilirsiniz. Ama insanların ham, çiğ davranışları karşısında incinmemek elde olan bir şey değildir. Bu ancak çok engin bir gönülle aşılabilecek bir nefs engelidir. Allah Rasulü incitmediği gibi incinmezdi de. Yunus Emre, incinse bile insanın incitmemesi gerektiğini şöyle ifade eder:

Dövene elsiz gerek,
Sövene dilsiz gerek,
Derviş gönülsüz gerek,
Sen derviş olamazsın.

Temelinde hamlık, hoyratlık olan kaba davranışlar ve haddini bilmeyen küstah tavırlar insanları incitir, üzer ve gönüllerini kırar. Nübüvvet pınarının serçeşmesi olan peygamberler ve başta Hz. Peygamber (a.s.) incinmeme ve incitmeme konusunda insanlığa model olmuştur. Ahlâkî erdemler de ancak model şahsiyetlerden öğrenilebilir.
İncinmemek ve incitmemek edebiyatımızda da ayrı bir güzellik rüzgârı oluşturmuş ve pek çok şair bu konuda duygularını dile getirmiştir. Bunlardan biri olan Pertev Paşa bu manayı şöyle ifade eder:

Ne şemm et bülbülün verdin, ne de hârdan incin
Ne gayrın yârine meyl et, ne sen ağyârdan incin
Ne sen bir kimseden âh al, ne âh u zârdan incin
Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin

Yani açıklamaya çalışırsak; ne bülbülün âşık olduğu gülü kokla ne de dikenden incin, dikenden inciniyor ve korkuyorsan gülü koklamamalısın. Çünkü gülü seven dikenine katlanır. Ne Allah’ın dışında başkasının sevgilisine ilgi duy, ne de ağyar sayılan Allah’ın dışındakilerden incin. Allah’ın dışındaki fani şeylere gönlünü kaptırırsan incinirsin, çünkü faniye güvenmek sonuçta insanın güvenini yıkar. Ne sen başkasından ah al, ne de başkasının ah u zarından incin. Çünkü başkasından ah alacak işler yapanın başkalarının kendisine ah çektirmesiyle incinmeye hakkı yoktur. Doğrusu ne başkasından incinmek ne de başkasını incitmektir. Tek kelimeyle kalb-i selim sahibi olmaktır.

Dergâh: Gerçekten bu anlattıklarınız insani ilişkilerin zemini. Model şahsiyette; yani Hz. Peygamberde bu merhamet ve şefkat tavrı hep var.

H. Kâmil Yılmaz: Tabiî Hz. Peygamberin bu merhamet ve şefkat tavrı onun sadece beşeri münasebetlerinde ya da devlet idaresindeki tavrı değildir. Onun anlayışında korunmaya muhtaç ve hayatın devamı için lüzumlu olan her şey merhamet ve şefkatle korunmalıydı. Allah Rasulü hayvanlarına eziyet eden insanları insaf ve merhamete davet ederdi. Meselâ bir gün Ensardan birinin bahçesine vardı. Orada bulunan deve, Rasulüllahı görünce inledi ve gözlerinden yaşlar akmağa başladı. Allah Rasulü hayvanın yanına gidip başını okşayınca devenin ağlaması durdu. Sonra Rasulüllah bahçe sahibini arayıp buldu ve adama buyurdu ki: “Şu hayvanı sana veren Allah’tan korkmuyor musun? Bu hayvan senin onu dövüp işkence ettiğinden şikâyet etti.”
Bir başka seferinde keseceği hayvanın gözü önünde bıçağını bileyen sahabiye: “Sen bu hayvanı kaç defa öldüreceksin?” diye çıkışmıştı. Mekke’nin fethi için Medine’den kalkan on bin kişilik ordusuyla Mekke yakınına gelen Allah Rasulünün yeni yavrulamış bir köpeği askerler tarafından ezilmesin diye, başına nöbetçi dikerek koruma altına almış olması onun yaratılanlara merhametini gösteren çok önemli bir hâdisedir.
Peygamber Efendimiz, yakılan bir karınca yuvası karşısında dehşete gelerek: “Bu karınca yuvasını kim yakabilir!” diye teessürünü ifade etmiştir.
Muhammedî merhamet ve şefkat umumîdir. Yaratılan her varlığı, Hakkın kudret tecellisine mazhar her şeyi kuşatmaktadır. Çünkü Allah, peygamberinin bu duyarlılıkta olmasını istemiştir. İnsanların bir dağ ve kaya parçası gibi gördüğü Uhud Dağı için söyledikleri bu manada çok çarpıcıdır: “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever.” Cansız gördüğümüz bir dağın canlı gibi sevgi duygusunu anlayacak ve pozitif enerjisini kavrayacak ancak Allah Rasulünün gönlü gibi yüce bir gönül olabilirdi.
Bütün bunlara onu örnek almakla ulaşılabilir. Onu model alan İbn Arabî hazretleri diyor ki: “Yere iyi davran! Göğe iyi davran! Suya iyi davran! Kur’an’a iyi davran! Namaza iyi davran! Evine iyi davran! Eşine iyi davran! Çocuklarına iyi davran!” Bu çok önemli bir husustur. Yani her şeye, her varlığa merhametli ol demektir.

Dergâh: Hz. Peygamberin bütün bu davranışlarının altında ne vardı sizce?

H. Kâmil Yılmaz: Bence dert vardı. Ahiret endişesi, derdi vardı. Merhametli ve şefkatli olmak dertli gönüllerin nasibidir. Merhamet öyle bir derttir ki bütün dertlerin devasıdır. Merhamet insanın yüreğine bütün canlı cansız varlıkların acılarına merhem olacak bir dert ekmektedir. İnsan bu dert sayesinde yaratıkların hizmetine koşarken manevî bir lezzet yaşamakta ve mutluluğu soluklamaktadır. Merhamet aslında kasvetten uzak bir kalbin vasfıdır. Kasvete bürünmüş, katılaşmış ve taşlaşmış kalpler, taştan daha beter kabul edilmiştir. Çünkü kayalardan öyleleri vardır ki onlardan su fışkırır, yine öyle taşlar vardır ki dağlardan yuvarlanır. Ama taşlaşmış kalplerden hiçbir merhamet eseri zuhura gelmez. Şair de merhamet derdine ne güzel vurgu yapmaktadır:

Gündüz bir derd gece bir derd
Bilemedim nice bir derd
Sol böğrümde ince bir derd
Batar Yunus Yunus diye.

Bütün mesele burada sanırım yani dert sahibi olmakta. Derdi olmayan birisi gerçekten merhametli olamaz. Ama dert sahibinin gönlünde sürekli ülkem için milletim için insanlar için neler yapabilirim derdi, heyecanı vardır diye düşünüyorum.

Dergâh: Bizler bugün neler yapabiliriz merhamet adına, şefkat adına?

H. Kâmil Yılmaz: İnsanlara değer vermek gerekiyor. İnsanlarla iletişimin ilk adımı da dinlemekten geçer. İnsanları dinlemek için zaman ayırmak göz ile iletişim kurarak “ben seni anlıyorum, ben seni yaşıyorum” duygusu vermek, karşımızdakine güven telkin ettiği gibi bizim içimizde de bu duygunun derinleşmesini sağlar. İyi ve güzel davranışlar tekrarlanarak gelişir. Taptuk’un kapısına kırk yıl doğru odun taşıyan Yunus Emre’nin doğruluk adına verdiği mesaj bu anlamı ifade etmektedir.
Bir başkası tarafından dinlenmek, anlaşılmaya çalışılmak dertli insanların derdinin en büyük ilâcıdır. İnsanların ıstırapları bu sayede küçülür. Dinleyen de merhametle kuşanarak şefkat ve rikkatle hareket etmeyi öğrenir.
Küçük şeyler yaparak bunları sağlayabiliriz. Merhamet, kendini sadece bir şekilde değil, bin bir şekilde dışarı vurabilir. Meselâ bir çocuğun başını okşayabilir, dertli olanın ellerini tutabilir, sırtını sıvazlayabiliriz. Kavga eden bile kavga ettiği, çekiştiği insanın elini tutup boynuna sarılarak, özür dileyebilir, özür dilenen de affederek merhamet izhar edebilir. Çünkü affedebilmek de bir merhamettir.

Dergâh: Seküler dünya insanı bunu yapmaktan uzaklaştırıyor.

H. Kâmil Yılmaz: Bugün insanların en çok sığındığı sahte mazeretlerden birisi budur. Benim yüreğim kaldırmıyor diyerek acılı ortamlardan uzak kalmayı tercih ediyorlar. Oysaki acı çeken ve merhamet bekleyen insanlara gözümü ve gönlümüzü açıp derman olmaya çalışmak vücudumuzda mutluluk hormonları salgılamasına vesile olur. Hatta belki de merhamet eğitimi seferberliği için acı çekenlerle acı çektirenleri bir araya getirip buluşturacağımız merhamet odaları tesis etmeliyiz. Bu merhamet odalarında acı çektiren, babasını ya da evlâdını terk ederek acı çektirenlerle terk edilmiş baba ya da evlâdı bir araya getirerek, katille maktulun yakınlarını bir araya getirerek bir merhamet seferberliği başlatabiliriz. Hz. Mevlâna’nın katil bir gencin affedilmesi için devrin vezirine şefaatçi olması düşündürücüdür.

Dergâh: Ferdî olarak da gayret şart sanırım. Genellikle buna pek önem vermiyoruz sanırım.

H. Kâmil Yılmaz: Elbette. Bir tek ben ne yapabilirim, benim gücüm neye yeter şeklindeki bir algı sorumluluktan bir kaçıştır. Nasıl yanan bir mum yüzlerce, binlerce mum yakmakla enerjisinden bir şey kaybetmezse bizler de ıstırap çeken insanların acılarına merhem olma üzere duyduğumuz aşk ve heyecanı başkalarıyla paylaşarak büyütebiliriz. Ulaştığımız her bir, bir değil bin olur. Nitekim Mevlâna’nın “bir birle olunca on bir olur” sözü bu manayadır.
Meselâ hemen yapabileceklerimiz var. Günümüzde anne babalar çocuklarını atlas ipekler içinde hiç sorumluluk yüklemeden, hiç sıkıntı ve çile göstermeden yetiştirmeyi meziyet sanıyorlar. Oysa çocukların da sabrı, hayatı ve hayatın zorluklarını tanımak için yerine göre birtakım acıları ve zorlukları soluklaması son derece anlamlı ve önemlidir. Bu yüzden ebeveynler çocuklarını ellerinden tutup hayatın kırılganlığının yaşandığı yerlere; darülacezelere, hastanelere, özellikle hastanelerin ontoloji servislerine, mezarlıklara götürsünler. Onlarla hayatın zorluklarını konuşsunlar. Yoksul faaliyetlerine ebeveynleriyle iştirak etsinler. Akıl hastanelerini görsünler. Camilere gitsinler. Bu onların hem aidiyet duygusun geliştirir, hem de paylaşım özelliklerini yükseltir. Aileler zekât, sadaka ve fitrelerini zaman zaman çocukları aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine ulaştırsınlar.

Dergâh: Din adamlarına da çok iş düşüyor tam bu noktada.

H. Kâmil Yılmaz: Evet din adamları kanaat önderidir. Bu özellikleriyle cemaatin atıl enerjisini seferber edebilirler. Varlıkların insanlarla ihtiyaç sahiplerini buluşturabilir, alan el ile veren arasında köprü olabilirler. Kapısı çalınmayan yaşlı ve kimsesiz insanların ziyaretine vesile olurlar. Okuyamayan fakir çocuklarını ve ekonomik açıdan evlenemeyen gençleri evlendirme hususunda yardımcı ve aracı olurlar. Mahallenin imamı en azından mahallesinin dertlisidir ve mahallesindeki her türlü dert onun yüreğine ulaşır. O da bu dertleri cemaatiyle paylaşır ve onların önüne hayır imkânı sunar. Çünkü insanın vermekle, paylaşmakla mutluluğu artmaktadır.

Dergâh: Paylaşmak mutluluk için bir adım diye okumuştum.

H. Kâmil Yılmaz: Kesinlikle öyle. Özellikle infak duygusunun insanlara ulaşmanın ve yardım etmenin verdiği huzur yönü var. Dr. Mustafa Merter, kızının Afrika’da Nijerya’da hayır amaçlı yapılan ameliyatlara girmesinden sonra değiştiğini anlatır ve derdi ki: “Kızım kolay kolay beğenmeyen ve her şeyin en iyisine lâyık biriydi. Günümüzdeki pek çok genç gibi çok kolay mutlu olmazdı. Oraya gittik, katarak ameliyatında bize hemşirelik yaptı. Ondan sonra değişti benim çocuğum. Döndükten sonra arabasını satmış ve benden habersiz parasını oraya göndermiş.” Müthiş bir şey bu! Başkalarının farkında olmak, yaratılanı sevmek, Yaratanla birlikte olmak! Bunlar aslında fıtri duygular, ama biz bu fırsatları insanlara sunmuyoruz. Sürekli, “maddî doyum, kişisel doyum, ben, ben, ben!” dedirtiyoruz. Dolayısıyla başkasının farkında olma bilinci yok. İşte bu infak, paylaşım, benim malım senin malın, senin malın yine senin malın anlayışları insanlara müthiş bir coşku veriyor. Acayip bir şey bu diyorlar.

Dergâh: Toplumları bir arada tutan harç gibi değil mi?

H. Kâmil Yılmaz: Evet bütün bunlarla toplumdaki fertler arasında bir merhamet köprüsü kurulmuş oluyor. Günümüzde başarıya endeksli ve rekabet odaklı bir toplum anlayışı içinde yaşıyoruz. Başarı genellikle paraya ve güce tahvil edilebildiği kadar başarı sayılıyor ve insanlara illâ başarmak ve kendini gerçekleştirmek telkin ediliyor. Bunun sonucunda insanlar başardığında egosu ve enesi şişmiş, azmanlaşmış bir konuma geliyor. Başaramadığında ise yıkılıp perişan oluyor, yalnızlaşıyor. Bunun için insanlara başarmanın sadece güce ve paraya tahvil edilebilen şeylere ulaşmaktan ibaret olmadığını öğretmek gerekir. Başarının bir ölçüsü de merhameti öne çıkarmak olmalıdır. “Ben hayatımı yaşarım, beni benden başkası ilgilendirmez, altta kalanın canı çıksın.” anlayışı merhametsizliğin zirve noktasıdır. Kendini gerçekleştirenin vardığı nokta burasıdır. Bu noktadan sonra lâzım olan kendini aşmak, Müteal olana ulaşmak, aşkın kudretle buluşmaktır. Başarısının kaynağının Rahman olan Allah’ın rahmeti ve tevfiki olduğunu, başarısızlığının ise nefsinin kusuru bulunduğunu idrak etmektir. Bu duyguların egemen olduğu toplumlarda ezen ve ezilen olmaz, vahşet olmaz, şiddet olmaz, zulüm olmaz.

Dergâh: Muhterem Hocam, şu mübarek Ramazan ayında, oruç ikliminde nefslerin orucu ve manevî terbiyesi için merhameti konu edinen, istifade ettiğimiz ve okuyucularımızın da istifade edeceklerini umduğumuz zevkli bir söyleşi gerçekleştirdik. Müteşekkiriz.

H. Kâmil Yılmaz: Ben teşekkür ederim. Çalışmalarınızda muvaffakiyetler dilerim.