Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz

Her Günah İçin Tevbe…

Altınoluk Dergisi, 1989 – Nisan, Sayı: 038, Sayfa: 029

AMR B.OSMAN EL-MEKKÎ -Kuddise Sirruh-

“Haramlardan sakınm a konusunda sabır farz olduğu gibi, sıdk da farzdır. Sıdktan maksat ise itidal ve dengedir, ifrat ve tefrit değil.”

 

Adı Amr bin Osman, künyesi Ebû Abdullah, nisbesi el-Mekkî, Aslen Yemenli. Mekke ve Bağdad’ta yaşadı. İsfehan ve Cidde’de bulundu. Cüneyd’in müridi, Hallâc’ın şeyhi. Ebû Abdullah en-Nebâcî ve Ebû Saîd Harrâz ile sohbetlerde bulundu. Kendi ifadesine göre sohbetlerinden en çok istifade ettiği Ebû Abdullah en-Nebâcî’dir. Mekke’de bulunduğu sırada bazı sözleri sebebiyle bir takım isnadlara mârûz kaldı ve Mekke’den ayrıldı. Cidde’de bir aralık kadılık yaptı. Usûl ilminde üstaddı, hadis rivâyetiyle de meşgul oldu. 291/903 yılında Mekke’de, daha kuvvetli bir rivayete göre de Bağdad’da öldü.

Amr bin Osman, tevbe konusunda oldukça hassas davranır, günah işleyen herkesi tevbeye teşvik ederdi: “Büyük ya da
küçük günâh işleyen herkese tevbe farzdır. Bir kere günâh işledikten sonra, tevbeyi terk konusunda hiçbir kimse mâzûr görülemez. Çünkü günâhkârlara Allah’ın tehdidi vardır. Bu tehdid-i ilâhî ancak tevbe ile sâkıt olur.

Amr, tasavvufun tesâmuh (hoşgörü ve bağışlama) olduğu düşüncesinden hareketle gerçek mürüvvetin kardeşinin kusurunu görmemek, ayıbını araştırmamak olduğunu söylerdi.

Vecd’in mânevi bir hâl, ilâhî bir ihsân olduğunu şöyle ifade ederdi:

“Vecdin nasıl meydana geldiği konusunda söz söylemek mümkün değildir. Çünkü vecd, Allah’ın yakîn ehli kulları nezdindeki bir sırrıdır.” Onun keyfiyet ve mahiyetini ancak ehli bilir.”

O’na göre mârifet, Allah’ı sevmeye, O’ndan korkmaya ve O’na yönelmeye devam etmekti. Kalbin dâimâ O’nun zikrine bağlı bulunmasıydı. Çünkü bu mânâsıyla mârifet bir kalb ilmiydi, irâdeyi terkti, idrâki diriltmekti. Hakk’a tam ve sağlam bir şekilde güvenip dayanmaktı.

Hak yola giren sâlike ilmi,bir yol gösterici olarak tavsiye eder, korku ile ümid dengesini korumayı ve nefse aldanmamayı öğütlerdi: “İlim kumandan, korku yönlendirici rehberdir. Nefis bu ikisi arasında insana hile ve tuzak kurmakla meşgûldür. Nefsin hilesinden sakınmalı, onu ilim siyâsetiyle idare etmeli, korku ile yönlendirmelidir ki, murâd olunan neticeye ulaşılabilsin.”

Sabırda sıdk, sadakatte sabır arar, şöyle konuşurdu: “Haramlardan sakınma (vera) konusunda sabır farz olduğu gibi, sıdk da farzdır. Sıdktan maksad itidâl ve dengedir, ifrat ve tefrit değil.” Sabrı da şöyle tanımlardı:

“Sabır Allah’a dayanıp sebat etmek ve belâyı gönül hoşluğu ile karşılayabilmektir.”

O’na göre zühd’ün kalplerde bulunan kökü de başı da dünyayı ve dünyalıkları değersiz görmek, küçümsemekti. Dünyaya kıllet gözüyle bakmaktı, yani dünyalıktan çok az şeye râzı olmaktı.

Allah’ı kula şikâyet etmek yakışmazdı. Fakat kulun Cenâb-ı Hakk’a olan âh u enîni, şikâyet ve sızlanma sayılmazdı. Çünkü Allah’a yönelen bir âh u enîn insanlar tarafından duyulmazdı.

O’na göre muhabbet rızâya dahildi. Rızâ olmadan sevgi olmazdı. Sevgi olmadan da rızâ tamamlanmazdı. Çünkü insan râzı olduğu; hoşlandığı şeyi severdi. Neticede sevdiği şeyden râzı olurdu. Cenâb-ı Hak’tan ümidvar olmak da rızânın hakikatine dâhildi.

Allah Teâlâ hakkında, kalbe doğan, zihne düşen, hayal ve vehim tarzındaki düşüncelerden dikkatle sakınılmasını isterdi. İtikad konusunda sûfî taifesinin imamlarından sayılır. Bu yüzden tavsiyesi meşhurdur: “Allah Teâlâ konusunda kalbine bir vehim mi düşüyor, bir doğuş mu oluyor, yoksa O’na aid bir güzellik, bir üns, bir ziyâ mı gönlüne geliyor, zihninde bir hayal mi canlanıyor, hemen yanıldığını anla ve tuttuğun yoldan dön. Çünkü Hak Teâlâ düşünülen şekillerin, hayal ve vehimlerin hepsinden münezzehtir.

Çünkü O, yüceler yücesidir. Nitekim ilâhî hüküm açıktır: “Hiçbir şey O’nun misli gibi değildir” (eş-Şûrâ (42), 11)

Amr, bu öğütleriyle mürid ve talebelerinin “teşbih” ve “tecsim” gibi yanlış düşüncelere saplanmalarını önledi, onların şeriat çizgisinde ve sünnet ölçüsünde bir inanca bağlı kalmalarını sağladı.

-rahmetullahi aleyh-

Kaynaklar: Sülemî, Tabakatu’-Sûfiyye, 200-204: Ebû Nuaym, Hilyetu’l-evliyâ. X, 291-296;İbnu’l-Cevzî, Sıfatu’s-safve, II, 440-442; Kuşeyrî, er-Risâle, l, 137; Hücvirî, Keşfu’l-mahcûb, s. 350-351; Câmî, Nefehâtu’l-üns, (trc. Lâmiî Çelebi), s. 136-137; Attâr, Tezkiretü’1-evliyâ, (trc. S.Uludağ) s. 487-491; İbnu’l-Mulakkın, Tabakatu’l-evliyâ s. 343-344; Şârânî, et-Tabakatu’l-kübrâ. s. 76; Munâvî, el-Kevâkibu’d-dürriyye, 1. 259.