Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz

Tevekkül

Altınoluk Dergisi, 1996 – Aralik, Sayı: 130, Sayfa: 037

Tevekkül, Allah’a güvenip dayanmak anlamına bir Kur’an ve İslâm kavramı, tasavvuf ıstılâhıdır. (bk. Ragıb Isfıhânî, Müfredat. s. 834 vd.; İbnü’1-esır, en-Nihaye, V, 221)

Tevekkül, kişinin hareketlerini ilahi-tabii kanunların gereklerine uydurduktan sonra Allah’a güvenmesi ve O’dan gelecek neticeye razı olmasıdır. Sebep ve tedbiri ilahlaştırmadan insan iradesine ve tabiat kanunlarına Allah’ın iradesinden daha çok önem ve değer vermemesidir. Çünkü sebeplere ve tabii kanunlara ne kadar çok önem ve değer atfediliyorsa ilahi iradeye o kadar az ehemmiyet veriliyor demektir.

Bir başka ifade ile tevekkül, maksada erişmek için yapılacak birşey kalmadıktan sonra Allah’a itimad etmek ve işin sonunu Allah’a havale etmektir. Tevekkülün böyle beşeri tedbirleri aldıktan sonra Allah’a güvenmek anlamına olduğu ayet ve hadislerde açıkça belirtilmektedir. Nitekim bir ayet-i kerimede: “Habîbim, onları bağışla, onlara mağfiretle muamele et! İşlerde onlara danış, istişare et! Bir kere azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et!” (Alü imran, 3/159) buyrulduğu gibi, hadis-i şerifte de: “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etmiş olsaydınız, O kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı. Görmez misiniz ki kuşlar, sabahleyin yuvalarından aç çıkıyorlar da, akşamleyin karınları tok olarak dönüyorlar.” (İbn. Mace, Zühd, 14) buyurulmaktadır.

Bu ayet-i kerime ve hadis-i şerif, tevekkülün görünen ve bilinen sebeplere yapışmakla olabileceğini açıkça belirtmektedir. Kuşların rızıklandırılmalarının sebebi, yuvalarında durmaları değil, yuvalarından çıkıp rızık talebinde bulunmalarıdır.

Tevekkül için önce hareket lazım. İşin sebep, ya da sebeplerine başvurmak, fayda ve zarar taraflarını düşünmek ve istişarelerde bulunmak lazım. Karar verdikten sonra da vehim ve endişeye kapılmadan Allah’a güvenmek lazım. Mesela bir çiftçi tarlasını iyice tımar eder, vaktinde sürer, zamanı gelince tohumunu eker, gerektiğinde sular, çapalar ve gübresini verir ve bütün bunlardan sonra sonucu Allah’tan bekler, kendi tedbirine ve yaptıklarına bir değer izafe etmezse gerçek anlamda tevekkül etmiş olur. Ama bunların hiçbirini yapmadan tevekkülden söz etmek sahtekarlık olur. Nitekim Mevlana şöyle der:

Gel tevekkül et, çalışmak üzre hep

Önce tohm ek, sonra kıl Hak’tan talep!

Gerçek tevekkül imanın arkadaşı, gerçek mü’minin en önemli özelliğidir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’an’da pekçok âyette tevekkülü inananların vasfı olarak saymıştır. Tevekkül, iç huzuru veren bir saadet yolu olduğundan Allah’ın Resulü dualarında:

“İlahi sana teslim oldum. Sana inandım ve sana tevekkül ettim.” (Buhari, Deavat,9) buyururlardı. Nefse güvenmeyi ise, göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa, insan için bir kayıp saydıklarından: “İlahî göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan daha kısa bir süre beni nefsime bırakma!” (bk. Ebu Davud, Cihad, 35) buyururlardı.

Tevekkül bir kalb olayı olarak insanlara işlerinde en büyük güç kaynağıdır. İnsanın hayat mücadelesinde sendelememesi için en büyük destektir. Zor durumlarda ve zaaf anlarında moral kaynağı ve başarı sebebidir. Nitekim buyurulmuştur: “Nice sayıları az topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle sayıları çok olanlara galip gelmişlerdir.” (el-Bakara, 2/249) Onları başarıya götüren samimi çalışmaları ile Allah’a olan güven ve tevekkülleridir, O’nun yardımına olan itimadlarıdır.

Tasavvufta başlangıçtan beri tevekkül bir kalb olayı olarak görülmüş ve daima Allah’a güven olarak yorumlanmıştır. Nitekim ilk devir sûfilerinden tevekkül tariflerinde bunu görmek mümkün. Ebû Türab Nahşebî der ki: “Tevekkül, bedeni, kulluğun içine atıp kalbi rubûbiyete bağlamak, mikdar-ı kafi bir şeyle yetinmek, açgözlü davranmamaktır.” Zûnnun: “Tevekkül nefsin tedbirine güvenmemek, kendinde bir kuvvet ve varlık görmemektir.” derken Cüneyd: “Her hal ü karda Allah’a güvenmektir.” der. İbn Cellâ: “Tevekkül Allah’a sığınmaktır.” Ruveym:”Va’d-i İlahiye güvenmektir.” diye tanımlar.

Tevekkül konusunda tanımlar bu istikamette olduğu halde zahid-sufilerden bu vadide ifrat sayılabilecek bir yol izleyenler de çıkmıştır. Nitekim hastalığının tedavisini tevekküle aykırı sayanlar çıktığı gibi, rızık konusunda esbaba tevessülü tedbir sayarak “iskat-ı tedbir” edenler de olmuştur. Oysa iskat-ı tedbir konusu ince bir noktadır. Bu kavram daha çok “tedbire güveni terk” anlamınadır. Horasan sûfileri genellikle “tevekkül ehli” olarak görülmüştür. İbrahim Edhem, Şakik Belhi ve Fudayl b. İyad bunların önde gelenleridir.

Sehl b. Abdullah Tüsteri’nın tevekkülle çalışmayı uzlaştırıcı ilginç bir yorumu vardır: Ona göre tevekkül, Allah Rasülü’nün hali, çalışıp kazanmak (kesb) ise sünnetidir. Allah Rasûlü, halka eksik bilgilerinden kaynaklanan zaafları sebebiyle onlara kesb yolunu gösterdi ki, kendisinin hali olan tevekkül seviyesinden düşseler bile bari sünnetinden düşmesinler. Çalışıp kazanmaya karşı çıkan sünnete, tevekküle karşı çıkan da kadere imana karşı çıkmış sayılır.

Sehli’de olduğu gibi sûfiler kesb ile tevekkül arasında bir ilgi kurmuşlar, tevekkülün sağlam olması takdirinde azık taşımanın, azık temini ile uğraşmanın tevekküle zarar vermeyeceğini belirtmişlerdir. Sûfilerden bir gurubu da azıklarını sadece çalışıp kazanmaya (kesb) bağlamışlar ve kesblerine güvenerek kendileri gibi, kesb ile meşgul olmayanlara karşı çıkmışlardır. Böyleleri halin sıhhat bulmasını sadece gıdanın temizliğine, azığın temizliğini de kazanmaya bağlamışlardır. “Mü’minin yediklerinin en temizi el emeğidir.” (Keşfu’l-hafâ I, 58) hadisini de buna delil saymışlardır. Çünkü kesb, tevekküle gücü yetmeyenlere bir ruhsattır. O da kesbe güvenmemek, rızkın kesb yoluyla geldiğini sanmamak, çalışmayı nimet elde etmek ve mal toplamak için değil, müslümanlara yardımcı olmak niyyetiyle yapmak. Çalışma ve kesbin farzlara engel ve harama yol olmaması gerekir. Bu da insanı böyle bir yanlışa düşmekten kurtaracak fıkhî bilgi sayesinde olur.

Ebû Nasr Serrac: “Bir kısım insanlar rızıksız, susuz, malzemesiz çöllere ve vadilere düşmeyi gerçek tevekkül sanarak yanılmışlardır.” diyerek gerçek tevekkülün esbaba tevessülden uzak olmayacağına dikkat çekmiştir. Aslında Allah Rasûlü’nün devesini salıverip “Allah’a ısmarladım; diyene: “Önce bağla sonra Allah’a ismarla (tevekkül et)! (Tirmizi, Kıyame, 60) buyurması, Hz. Ömer’in hiçbir iş yapmadan rızık bekleyen ve kendilerini “mütevekkil” olarak niteleyen kimselere “Siz mütevekkil değil, müteekkil (ekmek düşmanı) kimselersiniz” diye karşı çıkıp onları cevaplandırması bunu gösterir.

Gazzalî tevekkülü bilgi, hal ve fiil olarak üç boyutlu inceler. Tevekkülün bilgi boyuta kalb ile tasdik, dil ile ikrar, hal boyutu teslimiyet ve tevekkül, fiili de tabii şartların gerektirdiği eylemdir.

Tevekkül bir kalb işi ve güven duygusu olması itibarıyla üç derecede gerçekleşir:

1) Kulun kendi vekiline güveni gibi Allah’a güvenmesi,

2) Kulun annesinden başkasını tanımayan yavru gibi sadece Allah’a yönelmesi,

3) Kulun kendini gassal önünde meyyit, rüzgar önünde yaprak gibi Allah’a teslim etmesi.

Tevekkülü teslim ve tefvizle birlikte üçlü bir biçimde anlayanlar da vardır. Tevekkül Allah’ın vaadine güvenmek, teslim O’nun bilgisine güvenip Allah’ın kendisini bildiğini düşünerek teslim olma, tefviz de Hakk’ın hükmüne razı olmaktır.

Tevekkülün tedbir boyutu ihmal edilerek sadece güven olarak anlaşılması pek çok maddi ve manevi kayıplara sebebiyet vermiştir. Nitekim M. Akif bu durumu şöyle ifade eder:

Çalış dedikçe şeriat çalışmadın durdun,

Onun hesabına bir çok hurafe uyurdun.

Sonunda bir tevekkül sokuşturup araya

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya

Allah’a dayandım diye sen çıkma yataktan,

Ma’na-yı tevekkül bu mudur hey gidi nadan?

Huda’yı kendine kul yaptı kendi oldu. Huda Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete ha?

Milletçe çöküşümüzü ve çözülüşümüzü, tembelliğe, dinimizi ihmale bağlayan millî şairimiz, böyle yanlış anlaşılan bir tevekkülün insanı şirke götürebileceğine dikkat çekiyor. Ayet ve hadislerin ışığında böyle meskenet anlamında bir tevekkül anlayışı ne islamîdir, ne de tasavvufi. Hatta sanıldığı gibi tekkeler, tembel tevekkül ehli kişilerin karınlarını doyurduğu yerler değildi. Evet tekkelerde derviş hücreleri vardı. Çorba kaynardı. Ama bu hücrelerde çile çıkaran dervişler kırk gün kadar belli bir süre kalırlardı. Ya da hizmete bakan dervişler orada barınırlardı. Kaynayan çorbadan da gelen geçen herkes yiyebilirdi.

Tevekkülün yanlış anlaşılmasının yansımalarından biri de hastalıkların tedavisi konusunda idi. Bazıları tedavi çareleri aramayı tevekküle aykırı sanırdı. Oysa ki Allah Rasûlü: “Allah derdi de devayı da yaratmıştır ey Allah’ın kulları tedavi olunuz” (bk. Tirmizî, Tib, 2) buyurmuştur. El-Hasıl tevekkül, hayat yolculuğumuzda karşımıza çıkan engelleri aşmak için bütün gücümüzü kullandıktan sonra sırtımızı Allah’a dayamak ve O’nun yardımından destek ve kuvvet almaktır.