Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz

İSLÂM TASAVVUFU

Tasavvuf, İslâmî hayatın ve kültürün bir parçasıdır. Ortaya çıkışından bu yana dâima ilgi odağı olmuştur. Bugün de gerek düşünce sistemi olarak, gerekse hayat tarzı ve terbiye biçimi olarak hem ilgi çekmekte, hem de çeşitli tartışmalara konu edilmektedir.

Tasavvufun sosyal müesseseleri olan tekkeler ve eğitim kurumu sayılan tarîkatlar, bu yüzyılın başından beri İslâm ülke­lerinin bir kısmında devlet eliyle toplum hayâtının dışına itilme­ye çalışılmışsa da, halkın bu müesseselere ilgisi hiç azalmamış­tır. Özellikle Batı’da ve Amerika’da tasavvufun hem tarîkat boyu­tundaki eğitim tarzı, hem de düşünce planındaki üslûbu ilgi odağı olmaya devam etmektedir.

Tasavvuf; İslâmî ilimlerin zirve noktası, zübdesi ve özü ola­rak ifâde edilmiştir. Tasavvufun “hâl” olarak adlandırılan “mane­vî tecrübe” yönü, bu işin zevk ve haz tarafıdır. Tasavvufu ahlâk şeklinde ta’rîf edenlere göre onu, ahlâkî olgunluğu ve kemâl sı­fatlarını gerçekleştirmeyi esâs alan İslâmî bir ilim olarak düşün­mek gerekir. Zira o, insanın iç dünyâsını imara ve kötü duygula­rını tashîhe çalışan bir ahlâkî sistemdir. Hz. Peygamber’in insanların ibâdet ve davranışlarında, muamelât ve tavırlarında kalbî ve derûnî duyguları öne çıkararak takvayı tavsiye eden pek çok emirleri bulunmaktadır.

İnsandaki dünyâ tutkusunu atıp, ibâdet ve kulluk şuurunu canlandırmayı sağlayan ve Hz. Muhammed’in: “Hakk’ın da halkın da sevgisine mazhar olmaya vesîle”[1] olarak tavsîf buyurduğu “zühd ve zâhidâne hayat” tasavvufun önceleri “zühd”, daha sonraları “tasavvuf” adıyla ortaya çıkmasının en önemli sebep­lerinden biri olmuştur.

Hadîs kitaplarında “Cibril Hadîsi” diye zikredilen hadîste; “İslâm, îmân ve ihsan” kavramları peş peşe sıralanmıştır. Bu kavramların böyle sıralanması bir tedrîc ve kemâle doğru yükseliş grafiği sergilemektedir.[2] Çünkü İslâm, işin organlara âid tarafı ve dille ikrardan ibaret olan kısmıdır, îmân ise kalbe âid bir olay olup inancın gönüle yerleşmesidir. Nitekim Kur’ân’da îmânın İslâm’dan daha ilerde olduğu şu âyet­le anlatılmaktadır: “Bedevîler; îmân ettik, diyorlar. Sen onla­ra: Siz henüz îmân etmediniz, ama bari İslâm olduk deyin; çünkü îmân kalplerinize yerleşmedi.”[3]

Kur’ân’da mü’min ve müslim kavramları bir arada zikredildiğinde müslim, mü’minden önce gelmiştir.[4] Bu sıralama bir tedrîc ifadesidir. Peygamberimizin “Kişi mümin olduğu halde zina etmez, hırsızlık yapmaz.”[5] meâlindeki hadîsi de ki­şinin haram fiil işlediğinde İslâm’dan çıkmamakla birlikte, îmân açısından yara aldığını göstermektedir. Cibrîl hadîsinde: Kişinin “Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmesi”[6] anlamında ifâde edilen “ihsan”, İslâm ve îmânın ileri derecesidir. Çünkü ihsan; mü’minlerin ulaşmak için ciddî bir gayretle çalıştıkları yakîni bir keyfiyet ve vicdan huzurudur. İhsana ermiş kul, “Nereye yöne­lirseniz Allah’ın yüzü (zâtı veya kıblesi) oradadır.”[7] âyetinin sırrına ermiş olduğundan haramdan sakınmada ve farzların îfâsında şuur hâline yükselmiş demektir. Kur’ân’da Allah Teâlâ bu duyguya eren mü’minleri “sâbikûn”‘dan sayar: “Mü’minlerin önde gelenleri, muhacirlerle ensâr ve onlara ihsan duygu­suyla tabî olanlardır. Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”[8]

Cibrîl hadîsinde zikri geçen konulardan herbirini inceleyen bir ilim teşekkül etmiş, İslâm fıkhın; îmân akâid ve kelâmın; ih­san da tasavvufun konusu olmuştur. Bu yüzden İslâmî ilimlerin her biri mozaiğin parçaları gibi, bütünü oluşturan cüzlerdir. Biri­nin eksikliği dîndeki kemâli etkiler.

İslâm şerîatının emrettiği ve yasakladığı hususlar, zahirî ve bâtınî olmak üzere, iki noktada toplanabilir. Bunlardan namaz, oruç, hac, zekât, dille ikrar ve benzerleri zahirî organlarla yapıl­ması istenen emirler; zina, içki, adam öldürmek ve benzerleri de yapılmaması istenen yasaklardır. İslâm’ın ilâhî yakınlığa vesîle saydığı ameller ise bâtın ve kalble ilgili olan îmân, tasdîk, teslîmiyet, sabır, şükür, rızâ, tevekkül gibi manevî emirlerdir. Manevî yakınlığı gölgeleyen fiiller yine kalble alâkalıdır. Bunlar da: sabırsızlık, ki­bir, ucüb, riya ve nimetleri küçümseme gibi manevî yasaklardır.

İslâm’ın ruhanî derinliğini yorumlayan sûfîler İslâmî hoşgörüyü sûfiyâne bir şekilde ifâde etmişlerdir. Bu konu­da en önemli sözler İbn Arabî, Mevlânâ Celâleddin Rûmî ve Yû­nus Emre’ye aittir. Bunlar da özellikle Osmanlı’nın kuruluşuna tekaddüm eden yıllarda yaşamış ve Osmanlı’nın kimliğini hazır­lamış kimselerdir. Bunlardan biri Batı’dan gelmiştir. Endülüs menşeli’dir ve Anadolu’nun Konya’sına gelip ziyasını âleme saç­mış; Osmanlı için fikrî, manevî zemin hazırlamıştır. İkincisi Doğu’dan Orta Asya’dan gelmiştir. Küçük yaşta Konya’ya gelip İbn Arabî’yi de tanımış ve Doğu güneşi gibi Anadolu’yu aydınlatmış­tır. Üçüncüsü ise Anadolu’da yetişen ve Türkçe’yi çok iyi kulla­nan yüksek duygulara sahip bir sûfî şâirdir. Bu üç mütefekkirin aydınlığında yürüyen Osmanlı, bu özelliği sebebiyle Alman Tarih­çi Paul Wittek tarafından “Derviş Devlet” diye adlandırılmıştır. Bunlardan İbn Arabî, insan sevgisini ve diğer din mensuplarına bakışını daha çok şiirlerinde dile getirmektedir. O der ki:

“Zaman zaman Musa’nın şeriatına inanırım da, Yahu­di’nin yolunu kabul ederim. Gâh kendimi İsa’nın şeriatına inanmış ve kilisede ibâdet eder bulurum. Gâh Muhammed’e inanmış bulurum da bu Nebî’ye sapasağlam sarılırım. Bazen de kendimi öyle bir şeriat içinde görürüm ki ashaba benzerim”.[9]

İbn Arabî, Musevî, İsevî, Muhammedi dinleri yeryüzündeki ilâhî menşeli dinler olarak gördüğünden birlikte anmıştır. Aslın­da İbn Arabî, Seyyid Hüseyin Nasr’ın da dediği gibi ilâhî men­şeli bu dinleri meşreb itibariyle değerlendirirken şuna işaret etmiş olmaktadır: Bu üç dinden Musevîlik, şeriat ağırlıklıdır. İsevî­lik bâtınî yönü ağır basan mistik özelliklidir. Muhammedîlik ise hem şeriata hem tarîkata eşit ağırlık verir.[10]

İbn Arabî bir başka şiirinde şunları söylemektedir:

Kalbim sureti kabul edici oldu.

O, ceylânların otlak peri, rahiplerin manastırıdır.

Putlar için bir ev, tavaf edenin Kâbe’sidir.

Tevrat’ın levhaları, Kur’ân’ın mushafıdır.

Kervan nereye yönelirse yönelsin

Muhabbet dinim ve îmânımdır.

Bizim için Hind’in Bişr’i ve onun kızkardeşinde

Leyla ve Kays’ta (Mecnûn) güzel bir örnek vardır.

Hz. Mevlânâ da bu konuda İbn Arabî ile benzer şeyler söylemektedir: “Bütün insanlarda aynı ruh vardır. Fakat beden­ler, tenler yüzbinlercedir. Dünyada sayısız badem vardır ama hepsinde aynı yağ bulunmaktadır. Dünyada çeşitli diller, çe­şitli lügatlar vardır. Fakat hepsinin de anlamı birdir. Çeşitli kaplara konan sular kapları kırınca birleşir. Bir su halinde akarlar. Tevhidin ne demek olduğunu anlar da birliğe erersen, gönülden sözü ve mânâsız düşünceleri söküp atarsan; can, mânâ gözü açık olanlara haberler gönderir, onlara ger­çekleri söyler.”[11]

İnsanı manevî emâneti taşıyan üstün bir varlık olarak gör­düğü için Mevlânâ, hangi din ve mezhepten olursa olsun insanı sevmiş ve bütün dinlere saygı göstermiştir. Bu yüzdendir ki o büyük velînin tabutu arkasından yalnız müslümanlar değil, o sı­rada Konya’da yaşayan Hıristiyanlar, Mûsevîler de gözyaşı dök­müşlerdir. Mevlânâ bir şiirinde der ki: “Dinler arası ayrılık, ihtilaf gidiş tarzında ve ibadet ediş şeklindedir. Yoksa onun hakikatinde değildir.”[12]

Divân’da da şu ifadelere yer vermektedir:

“Sır gözü ile gönül gözü ile mü’mine de bak kâfire de. Bunların her birinde kendi inançlarına göre ya Rabbî, sesin­den yâ Hayy, nidasından başka bir şey yoktur.”[13]

Benzer ifadeleri Yunus Emre’nin şiirlerinde de bulmak mümkündür. Nitekim o, yetmiş iki millete bir gözle bakmayanı, şeriat ölçülerine göre evliya olsa bile isyankar sayar.

Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan

Şer’in evliyasıysa hakikatte âsîdür

***

Yetmiş iki millete kurban ol âşıksan

Tâ âşıklar safında imam olasın sâdık

Hâs u âmm mûtî âsî dost kuludur cümlesi

Kime aydabilesin gel evinden taşra çık

***

Yetmiş iki milletin hem maşuku oldurur

Âşıkı maşukundan ayırmakluk fal değil.

***

Din ü milletten geçer aşk eserinden duyan

Mezheb ü dîn mi seçer kendüyü yoğa sayan

***

Sen sana ne sanursan ayruğa da ânı san

Dört kitabın manası budur eğer varışa

***

Bir kez gönül yıktınısa bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil

İslâm tasavvufu insanlara aşkla yaklaşan bir ruhun temsilcisidir. Aşk sayesinde merhamet çekirdeğinden fışkıran mes’ûliyet insanı sı­nırlı ve dar yapılı bir varlık olmaktan kurtarır, sonsuz ve ebedî bir hayâta hazırlar. Yunus dört kitabın anlamının ancak aşkla anlaşılacağına kaildir:

Dört kitabın mânâsın okudum hâsıl ettim

Aşka gelicek gördüm bir uzun hece imiş

***

Gelin tanış olalım – İşi kolay kılalım

Sevelim sevilelim – Dünya kimseye kalmaz

***

Ben gelmedim dâva için – Benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir – Gönüller yapmaya geldim

Yunus Emre kendi yolunun ve dininin güzelliğini de şu ifadelerle anlatır:

Ayrıdır her milletten bu bizim milletimiz

Hîç dinde bulunmadı dîn ü diyanetimiz

Bu dîn u diyanette yetmiş iki millete

Bu dünya ol, ahrette ayrıdır hâyâtımız

İlâhî menşeli dinlerin tevhide çağırdığını ve rahmet deryası­nın hepsini kuşattığını şu ifâdelerle anlatır:

Taştı rahmet deryası – Gark oldu cümle âsî

Dört kitabın mânâsı – La ilahe illallah

Tasavvuf klasiklerinde nakledilen bir takım anekdotlar aslın­da tasavvufî muhîtin bu tür anlayışlara hiç de yabancı olmadığı­nın örnekleridir. Hz. İbrahim’e misafir olarak gelen bir mecûsî ondan yemek ister, o da önce dinini değiştirip tevhîde gelmesi­ni teklif eder, mecûsî bunu kabul etmeden yürür gider. Bu olay üzerine Hz. İbrahim’e şöyle bir vahiy gelir: “Biz onu kâfir ol­duğu halde yetmiş yıldır beslemekteyiz. Sen bir kerecik onu inancına bakmadan besleseydin ne olurdu?[14]

Keşfü’l-Mahcûb müellifi Hücvirî, Cüneyd-i Bağdâdî’den naklen tasavvuf sekiz peygamberin sekiz özelliğini cem’ etmek­tir, diyor. Onlar da İbrahim’in sehâveti, İsmail’in teslimiyeti, Eyyûb’un sabrı, Zekeriyya’nın işaretle konuşması, Yah­ya’nın garibliği, Musa’nın sûf giymesi, İsa’nın seyahati, Muhammed’in fakrı.[15]

1. Hz. İbrâhîm’in Cömertliği

Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhîm (a.s.)’in Cenâb-ı Hak tarafından “Halîl” ittihâz edildiği bildirilmektedir.[16] Tefsirlerin beyânına göre İbrâhîm (a.s.) malı ve davarı çok bir peygamberdi. Bununla bir­likte Allah’ın kullarına ve misafire ikramdan duyduğu zevk sebebiyle misâfirsiz sofraya oturmamaya büyük bir özen gösterirdi. Gelen misafirlerine koyunlarından kesip ikram ederdi.[17] Hz. İb­râhîm’in cömertliği o dereceye varmıştı ki en kıymetli varlığı olan oğlunu Hakk’ın murâdıyla kurbân etmekten çekinmemişti. Aslında bu kurban olayı belki bir semboldü. İnsanın en sevdiği şeylerden bile Allah için geçebilmesi düşüncesini sembolize et­mekteydi. İbrâhîm’in “Ben âlemlerin rabbına teslîm oldum”[18] şeklindeki beyânı O’nun dışında bir değer tanımadığının ifade­siydi ki tasavvuf da sâliklerini böyle bir teslimiyet ve sehâvete çağırmaktaydı. Çünkü malı da canı da Allah yolunda vermektir gerçek cömertlik.

2. Hz. İsmail’in Teslîmiyeti

Kur’ân’da, oğlunu Hak yolunda kurban etme emrini alan İb­râhîm’in, durumu oğlu İsmâîl’e haber verdiğinde aldığı cevap gerçek bir teslimiyet şâhikasıdır: “Babacığım, nasıl emrolunuyorsan öyle yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun”. Böylece baba oğul, hükm-i ilâhiye boyun eğip rızâ ile teslîm ol­dular.[19] Candan geçmek zordur. Hele hele henüz hayâtın baha­rında insanın canını Yaratanı uğrunda verebilmesi ancak gönül­den teslimiyetle olabilecek bir iştir. Sûfî de bu anlamda teslimi­yet sahibi olmak ve gönlünü gerçek sahibine ısmarlayarak Yunusleyin:

İsmâilem Hak yoluna

Canım kurbân eylerem

diyebilmek durumundadır. Bu yüzden tasavvufta rızâ ve teslîmiyet manevî makamların en yücesi sayılmıştır.

3- Hz. Eyyûb’un Sabrı

Hz. Eyyûb (a.s.) ile sabır kavramı nerede ise özdeşleşmiş­tir. Kur’ân’da sabrın sembolüdür Hz. Eyyûb. Amansız bir derde duçar olan bu büyük peygamber, hastalığının Hak’tan geldiğini bildiği için asla sızlanmamış aksine bunu kendisi için Hakk’a yakınlığa vesîle olarak görmüştür. Nitekim Kur’ân’da bu durum şöyle anlatılır: “Eyyûb (a.s.): Rabbına başıma bu dert geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin, diye niyazda bu­lunmuştu.”[20] Eyyûb varlıklı ve geniş bir aileye mensuptu. Fa­kat evinin yıkılması sonucu aile ferdlerinin çoğu öldü. Malı mül­kü elinden gitti. On yıldan fazla süren ağır bir hastalığa mübtelâ oldu. Bütün bu musîbet ve sıkıntılara rağmen hâlinden şikâyet eder duruma düşmemek ve takdîre rızâda sabır göstermek için durumunu Cenâb-ı Hakk’a arzetmekten; O’ndan sıhhat ve afi­yet istemekten bile çekindi. Nihayet eşinin ısrarı ile bu kadarcık bir arz-ı hâlde bulundu. Çünkü sızlanmadan dua ve arz-ı hâl caizdi. Hattâ Hak Teâlâ’nın hoşuna giden bir durumdu. Bu dua üzerine Allah Tealâ kullukta dâim olanlara bir rahmet olmak üzere onun derdini giderdi ve hastalığına şifâ verdi. Hem de ona yeniden geniş bir aile kurmayı nasîb etti. Bütün bu olup bitenler sırasında Allah Teâla Eyyûb’u sabırlı bir kul olarak buldu­ğunu beyân buyurmaktadır.[21] Eyyûb sabrı Hak yoluna giren sâlik ve dervişin en büyük destekçisi ve sığınağıdır.

4- Hz. Zekeriyyâ’nın İşaretle Konuşması

Zekeriyyâ (a.s.) ilerlemiş yaşında Cenâb-ı Hak’tan hayırlı bir nesil talebinde bulundu. Hak Teâlâ da onun duasını kabul ile kendisine bir erkek evlâd ihsan edeceğini müjdeledi. Bu sefer Zekeriyyâ ihtiyarladığını ve karısının kısır olduğunu düşünerek bunun nasıl gerçekleşeceği­ni merak etmeye başladı ve evlâd müjdesi konusunda Allah Teâlâ’dan bir işaret ve alâmet istedi. Bunun üzerine Allah ona: “Senin için bu konudaki alâmet, insanlarla üç gün süreyle ancak işaret yoluyla konuşabilmendir” buyurdu.[22] Tasavvufta “işâret” lafızlardaki mânânın derinliğini araştır­ma yöntemidir. Kur’ân tefsîri ile hadîs yorumunda “İşârî” diye bi­linen bir usûl vardır. Kur’ân’ın Kur’ân ve hadîs ile tefsîrine “riva­yet tefsîri”, aklî istidlâller, edebî ve lugavî te’vîllerle tefsîrine “di­rayet tefsîri” denildiği gibi keşf ve ilhama dayalı olarak iç mânâ­ya nüfuz şeklindeki tefsîrine de “İşârî tefsir” denilir. Bu işaret kavramı, meselelerin remiz ve sembollerle ancak ehlinin anlayabileceği bir platformda tartışıp anlatmaktır. Sûfîler bu metodu Zekeriyyâ Peygamberin bu konudaki durumuyla irtibatlandırırlar.

Tasavvufta açık lafızlarla detaylı anlatımlardan çok özlü ve remizli anlatımlar vardır. “Arife işaret yeterlidir”; “Arif olan anlar”; “Dil dudak deprenmeden sözden anlayan gelsin” ifadeleriyle kalbten kalbe olan yolunun gözden ve gönülden geçtiği, çoğu lâfızların buna tercüman olmaktan aciz düştüğü anlatılmak is­tenmiştir.

5- Hz. Yahya’nın Garipliği

Tasavvuf yolu genelde gurbet yoludur. Çünkü insanın insan­lara karşı olan gurbet ve yalnızlığı Hakk’a kurbet ve yakınlık so­nucunu doğurur. Hz. Zekeriyyâ’nın oğlu ve Hz. İsa’nın teyzeza­desi olan Yahya (a.s.) genellikle etrafında kendisine inananların azlığı ve milleti tarafından şehîd edilmesi sebebiyle garip sayıl­mıştır. Hz. Yahya kendi vatanında ve kavmi arasında bile garip yaşamıştır, bu garipliğine rağmen doğumunda, ölümünde ve di­rilişinde daha doğrusu insanın hep yalnız kaldığı demlerde Al­lah’ın kendisine selâm olsun dediği bir peygamberdi o.[23]

Hz. Yahya’ya atfedilen bu yalnızlık ve gurbet düşüncesi hadîs-i şeriflerde de ilgi çekici boyutlardadır. Nitekim bu konudaki bâzı hadîsler şöyledir. “Kendini bu dünyâda garip bir yolcu say.”[24]  “İslâm garib olarak başlamış, yine o başlangıcındaki garibliğe dönecektir: Ne mutlu o gariplere.”[25] Yâni o gariplik ve yal­nızlık zamanında da îmânı seçenlere. “Garibler benden son­ra bozulan sünnetimi ıslaha çalışanlardır”[26]

6- Hz. İsâ’nın Seyâhati

Hz. İsâ insanları ve özellikle İsrâîloğullarını tevhide çağır­mak ve onları Allah’ın diniyle buluşturmak için çok seyahat eden ve sıkça dolaşan bir peygamberdi. Tasavvuftaki sâlikleri “seyahat” metoduyla eğitmek bir bakıma Hz. İsa’nın sünnetidir. Seyr-u sülûkte seyahatten başka bir de halvet ve sohbet metot­ları vardır. İsa’nın yolculukları sırasındaki Hakk’a tevekkül ve inkıyâdı konusunda tasavvuf kitaplarımızda çeşitli rivayetler yer almaktadır. Nitekim Hucvîrî der ki: “İsâ herşeyden tecerrüd ederek se­yahat ederdi. O derecede ki, yanında bir tasla bir taraktan baş­ka bir şey bulunmazdı. Bir kişinin avuçlarıyla su içtiğini görünce tasını, bir başkasının da parmaklarıyla saçlarını taradığını gö­rünce tarağını atmıştı.”[27] O’nun bu hâli mâsivâya değil, sâdece Hakk’a güven duyma konusunda sûfîlere rehber olmuştur.

7- Hz. Musa’nın Sûf (yünlü) Giymesi

Eskiden yünlü elbise giymek tevazu işareti sayılırdı. Çünkü bugünkü gibi apre ve fiksaj işlemleri ile yünü yumuşatma imkâ­nı olmadığından yünlü elbiseler insanın vücûdunu tahriş eder, pamuklu ve ipekliler kadar rahatlık vermezdi. Sûfîler Hz. Mu­sa’nın yünlü giydiği rivayetleri esâs alarak sûf giymeyi âdet ola­rak benimsemişlerdi. Nitekim İbn Mes’ûd’un rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a) buyurmuştur ki: “Musa Rabbına mülâkî olup O’nunla konuştuğunda üzerindeki elbisesi cübbesi, şalvarı ve başlığı hep yündendi.”[28]

Rabbıyle mülâkî olmaya giden bir büyük peygamberin yün libâs giyme an’anesi Hz. Peygamber ve ashabında da devam etmiş, âbid ve zâhid kimselerin geleneksel kisvesi hâline gel­miştir. Hattâ bu yüzden hicri ikinci asırdan itibaren âbidler yünlü giyen mânâsına “sûfî” lakabıyla anılmış ilimlerine de aynı kök­ten “tasavvuf” denilmiştir.

8- Hz. Muhammed (s.a.)’in Fakrı

“Fakr”, Hz. Peygamberin sıfatıdır. Çünkü o, “fakirlik medâr-ı iftihârımdır” buyurarak Allah’a muhtaç olma bilinciyle kendinde varlık görmemek, kendisi için değil Allah için olmak anlamına gelen fakr’ı ihtiyar etmiştir. Çünkü “Allah ganî, insanlar fakirdir.”[29] Allah Rasûlü “melik nebî” ya da “kul peygamber” olmak konusunda muhayyer bırakıldığında kul pey­gamber olmayı tercîh etmiştir. Allah Teâlâ bütün yeryüzünün anahtarlarını kendisine verdiği ve kendisini sıkıntıya sokmama­sını, bu hazînelerden güzelce yararlanmasını istediği hâlde o dâima demiştir ki “ilâhî, beni birgün doyur, bir gün aç bırak.”[30]

Hz. Peygamberin yaşadığı ruhî, manevî ve zühdî hayat, onun örneklediği yapıda diğer peygamberlerle de bütünleşerek tasavvuf adıyla müesseseleşmiştir.

[1] İbn Mâce, Zühd, 1

[2] Müslim, îmân, 1

[3] el-Hucûrât, 49/14

[4] bk. el-Ahzab, 33/35

[5] İbn Mâce, Fiten 3.

[6] Buhârî, îmân 37; Müslim Îmân, 1

[7] el-Bakara, 2/115

[8] et-Tevbe, 9/100

[9] el-Cezzâr, Ahmed Mahmud, el-Fenâ ue’l- hubbü’l-ilâhî inde İbn Arabî, Kahire 1990, s. 272

[10] S. Hüseyin Nasr, İslâm İdealler ve Gerçekler (trc. A. Özel, İstanbul 1985, s. 36-38

[11] Divân-ı Kebîr, VI, No: 3020; Şefik Can, Mevlânâ, s. 144

[12]Mesnevi, I, 500. beyit

[13] Divân-ı Kebîr, V, no: 2575

[14] Kuşeyrî, er-Risâle. Kahire 1966, I, 134, 227

[15] Keşfü’l-mahcûb, trc. S. Uludağ s.120

[16] bk. en-Nisâ, 4/125

[17] bk. Rûhu’l – Beyan, II, 293

[18] el-Bakara2/131

[19] bk. es-Sâffat, 37/102-103

[20] bk. el-Enbiyâ, 21/83-84

[21] bk. Sâd, 38/43-44

[22] bk. Alü imran, 3/38-41; Meryem, 19/7-11

[23] bk. Meryem, 19/15

[24] Buharı, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25; ibn Mace, Zühd 3

[25] Müslim, İman, 232

[26] Tirmizî, îmân, 13

[27] bk. Keşfül Mahcûb Tercemesi, s. 120

[28] bk. Tirmizî, Libas, 10

[29] Fâtır,35/15; Muhammed, 47/38

[30] bk. Heysemi, Mecmau’z – zevâıd, IX, 192