Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz

DİN ADAMI ALGISINDA İDEAL MODEL

GİRİŞ
Tanım ve Târihî Süreç
Din adamı, dînî hayâtı Kur’an ve sünnet çizgisinde yaşamada topluma rehberlik ile dîni temsîl hizmeti veren imâm-hatib, vâiz, müezzin ve müftü gibi sıfatlarla anılan diyânet teşkilatı mensûblarının ortak adıdır.
İslâm târihinde dîne dâvet, tebliğ ve temsîlle memur bulunan ilk insan, hiç şüphesiz Hz. Muhammed (s.a.)’dir. Hz. Peygamber devlet başkanı sıfatıyla siyâsî otoriteyi, risâlet ve nübüvvet vasfıyla dînî-ilmî otoriteyi, üsve-i hasene ve irşad kimliğiyle mânevî otoriteyi temsîl etmekteydi. Târihî süreçte Hz. Peygamber (s.a.)’in siyâsî otoritesi hilâfet kurumunca, ilmî otoritesi iftâ, kazâ ve tedris müesseselerince, mânevî otoritesi tasavvuf kurumlarınca temsîl edilmiştir…

Tanım ve Târihî Süreç
Din adamı, dînî hayâtı Kur’an ve sünnet çizgisinde yaşamada topluma rehberlik ile dîni temsîl hizmeti veren imâm-hatib, vâiz, müezzin ve müftü gibi sıfatlarla anılan diyânet teşkilatı mensûblarının ortak adıdır.
İslâm târihinde dîne dâvet, tebliğ ve temsîlle memur bulunan ilk insan, hiç şüphesiz Hz. Muhammed (s.a.)’dir. Hz. Peygamber devlet başkanı sıfatıyla siyâsî otoriteyi, risâlet ve nübüvvet vasfıyla dînî-ilmî otoriteyi, üsve-i hasene ve irşad kimliğiyle mânevî otoriteyi temsîl etmekteydi. Târihî süreçte Hz. Peygamber (s.a.)’in siyâsî otoritesi hilâfet kurumunca, ilmî otoritesi iftâ, kazâ ve tedris müesseselerince, mânevî otoritesi tasavvuf kurumlarınca temsîl edilmiştir.
Leşker-i gazâ da denilen askerî otorite siyâsî otoriteye bağlı, gazâ ve cihâd hizmetlerinden sorumlu bir kurum olup Müslüman topraklarına vâki olacak saldırıları savuşturmanın yanı sıra “insan ile İslâm arasındaki engelleri kaldırmayı amaçlayan” cihâd hizmetlerini sürdürmüştür.
Gönül erleri, alperenler ve leşker-i duâ olarak anılan tasavvufî guruplar gerek cihâd hizmeti veren leşker-i gazâ ile gerekse iftâ ve kazâ hizmetleri veren ilmiye sınıfıyla işbirliği içindeydi. Bu üç kurum arasındaki ilişkilerin sağlıklı zemine oturduğu yer ve dönemlerde dînin tebliğ ve temsîli konusunda ciddî problemler yaşanmamıştır. Bu müesseseler arasında oluşan çatlaklar ise zamanla ciddî problemler oluşturmuştur.
Osmanlı döneminde meşîhat makâmına bağlı olarak hizmet veren ilmiye sınıfı ile sûfiyye gurubu sosyal hayâtta farklı hizmet ve sorumluluklar üstlenmişlerdir. İlmiye mensûbları kazaskerlikten kadılık, müftülük, mahalle ve köy imâmlığına kadar uzanan bir yelpazede din hizmeti sorumluluğu üstlenerek ümmet-i icâbet denilen Müslümanların gündelik hayâta âid din hizmetlerini yürütmüşlerdir. İlmiye erbâbı din hizmetlerinin tedvîri ve dînî ahkâmın tatbîki sırasında yaptırım gücüne sâhip ve belli müeyyideler uygulayabilen konumdaydı. Bu sınıf içerisinde yer alan kişiler statülerine göre farklı derecelerde olmak üzere insanların belli problemlerini çözmekte ve dînî hayâtı yönlendirmekteydi.
Sûfiyye gurubu ise meşîhat makâmının tâyin ve inhâsıyla tekke ve zâviyelerde insanların mânevî problemlerini çözmek için halka rehberlik eden, ancak ellerinde müeyyideleri bulunmayan, bağlılarını ve sevenlerini sâdece gönül ve sevgi yaptırımı ile terbiye etmeye çalışan insanlardı.
Bütün bu hizmetler cumhuriyetin ilk yıllarında bir süre şer’iyye ve evkâf vekâletine bağlı olarak devam etti. Daha sonra ise yeni kurulan Diyânet İşleri Başkanlığı çatısı altında toplandı. 1925 yılında sûfiyye kurumları tekke ve zâviyelerin kapatılmasıyla sosyal hayâtın dışında bırakıldı. Din hizmetleri hademe-i hayrat unvânıyla Diyânet İşleri Başkanlığı bünyesinde kaldı.
Cumhuriyet döneminde devletin yapısının şer’î ve dînî olmaktan çıkması sonucu din hizmeti veren hademe-i hayrat Diyânet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak varlığını sürdürdü. Ancak daha önce ilmiye mensûbu kabûl edilen iftâ, kazâ ve tedris fonksiyonlarına sâhip bulunan hademe-i hayrat, yeni dönemde bundan soyutlanmıştı. Dolayısıyla o günden beri din adamlığı unvânıyla anılan hademe-i hayratın fonksiyonu müeyyidesizdir. Bu bakımdan asırlar boyu belli müeyyidelerle donatılmış olarak din hizmeti veren insanlar, bu özelliklerinden soyutlanınca yeni konumlarına intibâkları kolay olmadı.
Bugün din hizmeti veren ve din adamlığı statüsünü ihrâz etmiş bulunanların değişen şartlardaki konumlarının farkına varmış olması ve hizmetlerini buna göre sürdürmesi esâstır. Biz bu tebliğimizde bugün dîni tebliğ ve temsîl dâvâsında bulunan insanların gerek kendi iç dünyâlarındaki ideal hizmet algılarından gerekse onların insanlar üzerinde uyandırması gereken model algı ve imajdan bahsedeceğiz. Bu açıdan konuyu iki ana başlık altında incelemenin uygun olacağını düşünüyorum.
1- Din adamının iç algısı ya da gönül dünyâsı
2- Din adamının dış algısı/zâhirî imajı ya da beşerî münâsebetleri

I- DİN ADAMININ İÇ ALGISI ya da GÖNÜL DÜNYÂSI
Bu başlık altında bir din adamının iç dünyâsında hâiz olması gerekli ideal husûsiyetlerden bahsedeceğiz. Din adamı nebevî bir mîrasa sâhip ve insanları Hakk’a çağırma konumundadır. Bu statü ise yüksek ideallere hâiz olmak demektir. Peygamberini müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderen Allah, ondan bu hizmet karşılığı hiçbir ücret beklememesini emretmektedir. Bu dünyâda karşılığı beklenmeyen, ecri ise sâdece insanların “Rabbına doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler olmaları”  olan din hizmeti, yüce bir hizmettir. Nebevî özellikleri hâiz din adamı iç dünyâsında şu ideal husûsiyetlere sâhip olmalıdır:

1- Sağlam Bir İnanç ve Düzgün Bir İbâdet Hayâtı
Kur’an Hz. Peygamber’i: “Peygamber kendisine indirilene inandı, müminler de inandılar”  diye sunar. Bu âyet yüksek seviyede bir özgüvene vurgu yapmaktadır. İnanan kişi insanları inandığına daha güçlü bir şekilde çağırır. İnancın sâlih amelle teyidi dâvet ehlinin vasfıdır. Nitekim Kur’an’da dâvet insanının özelliklerini anlatan âyette buna şöyle işâret buyrulmaktadır: “Kimin sözü (insanları) Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve: “Ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel olabilir?”
Düzgün bir ibâdet hayâtının temel esâsı takvâ ve azîmet duygusudur. İbâdetlerde takvâ ve azîmeti esâs almak din adamının en bâriz özelliğidir. Bu yüzden bugün halk arasında çok ters anlamda kullanılan: “Sen hocanın yaptığına değil, söylediğine bak” deyiminin asıl mânâsı şudur: Din adamı ya da hoca konuştuğunda insanlara ruhsat yolunu gösterir. Ama kendisi azîmeti tercih eder. Bugün: “Hocalar söylerler ama davranışlarıyla bunu uygulamazlar” anlamında kullanılan bu söz, aslında: “Hoca konuştuğunda ruhsatı, davranışında azîmeti tercih eder, sen de azîmete güç yetiremezsin. Dolayısıyla sen hocanın yaptığına değil, söylediğine bak!” anlamınadır. Bugün din adamı algısında bu temsîlî özelliğin yeniden kazanılması gerekmektedir.
Sâlih amel insanı değiştiren, dönüştüren pozitif bir enerjiye sâhiptir. Din adamı insan ihyâ ve inşâ etmeye çalışandır. Aslolan gönül inşâ işidir.  Başkasını inşâ derdine düşen önce kendini inşâ etmelidir. İnşâ edeceğiniz “insan” ise işiniz zordur. Kusursuz talebe yetiştirmek için kusursuz hoca olmak gerekir. Tamirciye eşyânın bozuk olanı gider. Tamircinin ustalığı işçiliğinde ve ürettiği sanatta ortaya çıktığı gibi ideal din adamının başarısı cemâatinde tezâhür eder.

2- Allah ile Birliktelik Şuûru
İdeal din adamı Allah ile maiyyet şuûruna ererek Hakk’ın te’yîdine mazhar olmuş insan demektir. Allah Kur’an’da kuluyla olan yakınlığına dikkat çekmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir.”  “Biz insanoğluna şah damarından daha yakınız.”
Ebû Bekir Şiblî: “Allah’ın seninle olduğunda şüphe yok ama sen kiminlesin? O’nunla mı, nefsinle mi, dünyâ ile mi?” diye sorar.
Mevlânâ der ki: Tevbesiz ömür can çekişmekten ibârettir. İnsanı yaşayan ölü hâline sokan ölüm ise Allah’tan habersiz olmaktır. Allah ile beraber yaşayınca ömür de hoştur, ölüm de. Fakat Allahsız olan, Allah’ı bulamayan kişiye âb-ı hayât bile ateştir.

3- Adanmışlık Duygusu
İdeal din adamı Allah’a adanmış insan demektir. Allah’a adanmışlık; malını ve canını cennet mukâbili Allah’a satmaktır.  Rahman adıyla gönül arasında münâsebet vardır. Rahmet kalb yufkalığı, gönül inceliği demektir. Gönül aşk mahallidir. Din hizmeti de gönül işidir. Nitekim M. İkbal’in Câvidnâme’sinde dediği gibi: “Din aşktır.”
Kurallar dînin özünün önüne geçmemelidir. Çünkü yüreğinde ateş olan, kuralın hükmünü sormaz, onu hemen aşkla yapar. İdeal din adamı dînî hayâtı ve kulluğu aşkla yaşar. Aslında insanları ibâdet ve hizmete koşturan bir avuç heyecân ve aşktır. Bu yüzden din hizmeti için Allah aşkı ile dolu bir kalbe, gönlü Allah Rasûlü’ne raptetmeye ihtiyâç vardır.

4- Gönüller Sultânına Gönülden Bağlılık
İdeal din adamı gönlünü gönüller sultanı Efendimiz’e rabt etmiştir. Çünkü Allah, sevgisini Rasûlü’nün sevgisine bağlamış ve buyurmuştur ki: “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”  İdeal din adamının gönlünde peygamber sevdâsının dâsitânî bir vasfı olmalıdır. Ayrıca inananların gözünde ve gönlünde Hz. Peygamber kendi canlarından daha azizdir. Nitekim Allah Teâlâ buyurur: “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır.”

5- Çalışmalarında Hedefler Belirlemek
İdeal din adamı hedefleri olan insandır. Kendisini rüzgârın önündeki yaprak gibi hayâtın akışına bırakmaz. Aksine “Ben niçin varım? Ne işe yararım?” sorularıyla kendisine hedefler belirler. Çünkü hedef koymak alışkanlıkların dışına çıkıp rahâtı terk edebilmektir. İnsanın kapasitesi koyduğu hedefler kadardır. İnsan için en büyük mutluluk büyük hedefler belirlemek ve onlara ulaşmaktır. Hedefsiz, plansız ve programsız çalışma verimli tarlaların nadasa bırakılması ya da yaban otlarıyla dolmasına seyirci kalınmasıdır.
Hedefler belirleyerek çalışmak nebevî bir çileye tâlip olmak demektir. Allah Rasûlü ömrü boyunca kendisi için hedefler belirlemiş ve bunların gerçekleşmesi için kavlî ve fiilî duâlar etmiştir. Nitekim iki Ömer’den birinin Müslüman olması,  Tâif halkının soyundan mümin insanların gelmesi,  Mekke halkının Müslüman olması duâ ve hedefiyle Roma, Bizans, Yemen ve İran’a İslâm’ın ulaşması temenni ve kaygıları  bu türden nebevî hedeflerdi.
Büyük hedefler ve inançlar büyük sonuçlar doğurur. Başarılı olanlar, nereye gittiklerini bilenlerdir. Çünkü neyi aradığını bilen bulduğunun farkında olur. Başarmak insanın kuvvetlerini bir hedefe kilitlemesi ve onu elde etme sürecine girmesidir. İnsan istediklerine odaklanmalı, istemediklerine değil.

6- Derd Sâhibi Olmak ve Yaptıklarını Hesâba Çekmek
İdeal din adamı kendi içinde kulluğu, hizmeti, başkalarının sıkıntılarını ve İslâm’ı derd edinendir. Bu yüzden uykusu kaçar. İnsanın, motorunun elektriğini üreten dinamo gibi olması için derd sâhibi olması gerekir. Derd insanı şarj eder, ataletten harekete geçirir, heyecân verir. Bu yüzden hayâtın zorlukları karşısında insanın ne kadar yıkıldığından çok ne kadar ayağa kalkabildiği önemlidir. Bu da derdle olur. Muhammed İkbâl: “Dünyânın gidişatından Müslümanın sorumlu olduğunu” söylerdi.
İdeal din adamı kalb ve gönül sorgusuyla: “Bugün Allah için ne yaptım?” “Yaptıklarımın ne kadarı Allah için?” diye kendi kendini hesâba çekmelidir. Çünkü hadîste: “Hesâba çekilmeden önce nefsinizi hesâba çekiniz”  buyrulmuştur. Büyük bir hesap günü var. Allah Teâlâ buyurur: “Sonra o gün, size verilmiş olan her nîmetten sorguya çekileceksiniz.”
Kişisel gelişimciler insanlardan sabah planlama, akşam sağlama isterler. Mutasavvıflar ise amellerin hem önünde hem sonunda muhâsebe önerirler. Nitekim Hâris b. Esed Muhâsibî bu özelliği ile anılır ve bilinir.

7- Yaptığını Güzel Yapmak
İdeal din adamı “Allah’ı görür gibi kulluk” anlamına gelen “ihsân” kıvâmıyla yaşamaya çalışır ve bu duygu ile yaptığını güzel yapmaya özen gösterir. Allah Kur’an’da: “Güzel yapınız”  buyurduğu gibi, pek çok âyette: “Allah’ın ihsân ehlini/muhsinleri sevdiğini” bildirmektedir. Allah Rasûlü de: “Allah yaptığı işi güzel yapanı sever”  buyurmaktadır.
İhsân kıvâmı ile yaptığını iyi yapan yenilenmeye açıktır. Çünkü “kendini yenilemeyen yenilir.” Kendini geliştiren ise yücelir.

8- Benlikten Geçmek ve “Ene”yi Aşmak
İdeal din adamı benlik iddiâsının şeytânî bir vasıf olduğunu bilir. “Benlik” olan yerde bereket olmaz. “Ben, ben” diyenler insanları etrafından kaçırır. Bundan kurtuluşun yolu nefsi aşmaktır. Tasavvufta “iskâtü’l-yâât” diye bir prensip vardır. Bu, mülkiyet iddiâsından geçmek, sâdece bir olan Allah’ı görmek demektir. “Benim malım”, “senin malın” yok; hepsi Allah’ındır.
Nefsin iki anlamı vardır:
a- “Ene/ben” anlamına özbenlik; rûhun ten kafesine girdikten sonraki hâli,
b- Kötülüğü emreden merkez.
Gerçek hürriyet, nefsin hevâsının esâretinden kurtulmak; nefs hevâsını tanrılaştırmamaktır.

9- Zamanı İyi Yönetmek
İdeal din adamı zamanın kıymetini bilen ve onu en iyi yönetendir. Nitekim Asr Sûresi’nde Allah Teâlâ zamana yemin ile insanlığın hüsrânda olduğuna dikkat çekmektedir. İnsanlığı hüsrâna sevk eden şeylerin başında zamanı iyi kullanamamak gelir. Nitekim Fahreddin Râzî âyeti böyle yorumlamıştır.
Bugün “Time Management” adıyla hayâtımıza giren kavram, zaman yönetiminin önemine işâret etmektedir. Zamanı planlı yaşamak, her şeyi vaktinde yapmak demektir. Plansız zaman; sâhipsiz ve sınırları belli olmayan mîrî arâzî gibidir. Her zaman birileri tarafından işgal edilebilir. Bu yüzden Allah Teâlâ müminin boş vaktinin olmamasına dikkat çekerek şöyle buyurur: “Boş kaldın mı hemen başka bir işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.”  Bir işten boşalınca öbürüne geçmek hem dinlenmek, hem de verimli çalışmaktır.
Zaman kaygısı, maişet endişesi taşımak değil, ibnü’l-vakt olmaktır. İbnü’l-vakt ise zamanın çocuğu olmak, her ânın îcâbını yapmaktır. Zamanın çocuğu olmak ile zamâne çocuğu olmak arasında fark vardır.

10- Dünyâ Malını Gâye Değil Vâsıta Görerek Hasbî Olmak
İdeal din adamı dünyâyı geçici ve fânî gördüğü gibi, dünyâ malını da gâye değil vâsıta görür. Nitekim Kur’an’da: “Allah’ın kıyam ve kıvam vesîlesi kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin”  buyrulur.
Dünyâ malı insanları sürekli kendine cezbetmektedir. Oysa dünyâ malı devre-mülk gibidir. Nitekim Yûnus ne güzel söylemiş:
Mal sâhibi mülk sâhibi     Hani bunun ilk sâhibi
Mal da yalan mülk de yalan     Var biraz da sen oyalan
İdeal din adamı hizmetlerinde hasbîdir; karşılık beklemez, asla hesâbî davranmaz; yâr olduğuna bâr olmaz, kimseden bir şey beklemez ve istemez. Nitekim Allah Rasûlü Medîne’ye hicret ettikten bir süre sonra yedi sekiz kadar sahâbînin bulunduğu bir mecliste onlardan “yalnız Allah’a kulluk, beş vakit namaz kılmak ve ülü’l-emre itaat etmek ve hiç kimseden bir şey istememek üzere” bey’at aldı. Râvinin ifâdesine göre: “Bu bey’ate katılanlar, asla kimseden bir şey istemedikleri gibi, savaşta kazâ-râ ellerinden kılıçları düşecek olsa bile, onu yerde bulunan kimseden istemez, yere inip alırlardı.”  İstemede isteyeni küçük düşüren bir zaaf vardır. Aslında sevmekle vermek arasında bir ilgi vardır: Vermek sevmektir.
Dünyâ ve dünyâ nîmetleriyle ilgi konusunda Rasûlullah’ın yöntemi zühd idi. Zühd dünyâya değer vermemek, dünyâ nîmetlerinin peşinden koşmamaktır. Nitekim Allah Rasûlü hem Allah’ın hem insanların seveceği ameli şöyle anlatır: “Dünyâya karşı zâhid ol, Allah tarafından sevilirsin; insanların elindekine karşı zâhid ol, insanlar tarafından sevilirsin.”
Dünyâ ve dünyâ malının bizzat kendisi kınanmış değildir. Mezmûm olan, dünyânın tanrılaşarak insanı kendine esir etmesidir. Nitekim Hz. Mevlânâ bu konuda şunları söyler:
Dünyâ nedir? Allah’tan gâfil olmaktır
Ne kadın, ne kumaş, ne altın, ne gümüştür.
Mevlânâ Allah’tan gâfil olmak olarak gördüğü dünyâ malının âhirette geçerli olmayacağını, bunun yerine oraya gönül götürmek gerektiğini şöyle ifâde eder:
Ben gönle bakarım bakmam sana
Ey can, gönül armağan getir bana.

II- DİN ADAMININ DIŞ ALGISI/ZÂHİRÎ İMAJI ya da BEŞERÎ İLİŞKİLERİ

Din adamı dışardan algılanışı îtibârıyla Rasûlullah’ın üsve-i hasene  özelliğine vâris model insan konumundadır. Bu yüzden beşerî ilişkilerinde zâhirî imajı açısından karakter sâhibi olması ve şu “model” husûsiyetleri hâiz bulunması gerekir:

1- Karakter Sâhibi Model İnsan Olmak
Karakter insânî ilişkilerde, doğruluk, güven, vefâ, dürüstlük ve davranışlardaki tutarlılığı ifâde eder. “İnsanlar dehâya hayrandır, ama karakterin peşinden gider” diye bir söz vardır. Nitekim “es-Sâdık” ve “el-Emîn” sıfatlarıyla karakter şâhi